• BIST 104.539
  • Altın 163,366
  • Dolar 3,9376
  • Euro 4,6999
  • İstanbul : 8 °C
  • Ankara : -2 °C
  • İzmir : 3 °C

1. Ulusal Sağlıklı Yaşam Sempozyumu’nun ARDINDAN…

1.	Ulusal Sağlıklı Yaşam Sempozyumu’nun ARDINDAN…
Sağlıklı Yaşamın şartları, yapılması gerekenler İstanbul'da 2 gün süresince masaya yatırıldı.

 Başkent Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü önderliğinde, Türkiye Hipertansiyon ve Ateroskleroz Derneği ile Türkiye Diyetisyenler Derneği Prof. Dr. Ayşe Baysal Beslenme Eğitimi ve Araştırma Vakfı tarafından 21 – 22 Ocak 2011 tarihlerinde İstanbul Harbiye Askeri Müze’de  "1. Ulusal Sağlıklı Yaşam Sempozyumu" düzenlendi.


MEDYA SPONSORLUĞUNU SAĞLIĞINSESİ’nin, organizasyonunu SLS Turizm’in gerçekleştirdiği sempozyuma 400’ün üzerinde katılım gerçekleşti.

İşte kongrede  yapılan sunumlardan bazılarının özeti…

,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,

SOSYAL PROJE

Doç. Dr. Murat Baş (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Başkanı)

Çağın hastalığı olarak ifade edilen obezite, bugün özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde, halk sağlığı sorunlarının ilk sırasında yer almaktadır. Obeziteye eşlik eden koroner kalp hastalıkları, diyabet, hipertansiyon, bazı kanser türleri ve birçok metabolik sorun bireylerin yaşam kalitesini etkilemektedir. Bununla birlikte obezite ve eşlik eden hastalıkların ülke ekonomisine olan yükü de her geçen gün artmaktadır.

Obezite ile mücadelede alınması gereken temel önlemlerin başında beslenme ve fiziksel aktivite konularında toplumun bilinçlendirilmesi, bilgi düzeyinin arttırılması gelmektedir. Bu amaçla, Başkent Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü önderliğinde, Türkiye Hipertansiyon ve Ateroskleroz Derneği, Prof. Dr. Ayşe Baysal Beslenme Eğitimi ve Araştırma Vakfı ve Türkiye Diyetisyenler Derneği desteğiyle 21 – 22 Ocak 2011 tarihlerinde İstanbul Harbiye Askeri Müze’de düzenleyeceğimiz "1. Ulusal Sağlıklı Yaşam Sempozyumunu" ile bilimsel platformda güncel bilgiler paylaşılacaktır. Sempozyumun temel özelliği, 18 Mart 2011 tarihinde İstanbul’da, sonrasında Ankara, İzmir, Adana, Gaziantep ve Samsun’da devam edecek olan “Sağlıklı Yaşam İçin Sağlıklı Beslen ve Hareket Et” sosyal projesine başlangıç teşkil etmesidir. Bu nedenle büyük heyecan yaşamaktayız. Bu proje ile topluma inerek, sağlık yaşamın gereklilikleri hakkında bir toplumsal farkındalık yaratmayı hedeflemekteyiz. Ve yegane amacımız, bu projeyi tüm illere yayarak, mesleğimize olan inancımızı ortaya koymaktır. Bu Sempozyum ve Projenin gerçekleşmesinde emeği geçen herkese, teşekkürlerimi sunarım..

 

 

 

Yaşam Tarzı  Değişiklikleri Şart…

 

Prof. Dr. Serap Erdine   (Türkiye Hipertansiyon ve Ateroskleroz Derneği)

Yüksek kan basıncı (hipertansiyon) toplumun ortalama %20-50 sini etkilemesi ve önemli sakatlık ve ölümlere neden olması nedeniyle en önemli sağlık sorunlarından biridir. Yüksek kan basıncı sistolik/diyastolik kan basıncının (KB) 140/90 mmHg’nin üzerinde olduğu durum olarak tanımlanır. Diyastoik KB’nın normal ancak sistolik kan basıncının yüksek olduğu, izole sistolik hipertansiyon ise özellikle yaşlılarda görülen bir durumdur.

Hipertansiyonda yarılar kuralının hala geçerli olduğunu söylemek mümkündür: Hipertansif hastaların ancak yarısı yüksek kan basınçları olduğundan haberdar, bunların yarısı tedavi altında ve bu yarımın da %50’sinin kan basıncı kontrol altındadır. Yüksek kan basıncı kalp krizi, inme, periferik arter hastalığı, kalp yetmezliği, diyabet, metabolik sendrom ve böbrek yetersizliği ile yakından ilişkilidir. Kan basıncı kontrolündeki olumlu gelişmeler bu tür istenmeyen sonuçlara karşı da korumaktadır.

Kan basıncı yüksekliği insan vücudunda birçok sistemi ilgilen etkilerde bulunmaktadır. Subklinik organ hasarı olarak adlandırılan, daha klinik belirti görülmeden oluşan değişikler vardır. Kalpte sol ventrikül hipertrofisi, böbrekte mikroalbuminüri, gözde hipertansif retinopati, karotis intima/media kalınlık artışı ve plak oluşumu her hipertansif hastanın muayenesinde gözden geçirilmesi gereken ve varlığında tedavi değişimi ya da ek tedavi gerektiren subklinik organ hasarlarıdır.

Hipertansiyonun ilaçlarla ve ilaç dışı tedavisi mümkündür. İlaç dışı tedaviler yaşam tarzı değişiklikleri olarak adlandırılabilen düzenli egzersiz, Akdeniz tarzı beslenme alışkanlığı, kısıtlı tuz tüketimi, sigara kullanmama, kullanılıyorsa kesilmesi ve kilo vermeyi kapsar. Hasta ilaç kullansa da yaşam tarzı değişikliklerinin uygulanması gerekir ve buna uyum kan basıncı kontrolüne önemli destek sağlar.

Hipertansiyon tedavisinde çeşitli ilaçlar kullanılmaktadır. İlaç seçimi kan basıncı seviyesi, hastanın eşlik eden hastalıkları ve özel durumlarına (yaşlı, gebe vb.) ile değişiklik gösterebilir.

Hipertansiyon erken tanısı, tedavisi ve hasta uyumu ile başarı ile tedavi edilebilecek bir toplum sağlığı sorunudur. Ergenlik çağlarından itibaren düzenli kan basıncı kontrolleri ve yaşam tarzı değişiklikleri hipertansiyon için ihmal edilmemesi gereken koruyucu sağlık hizmetleridir.

 

 

…………………………………….

BEDENİN SAVUNMA SİSTEMİ ve BESLENME

 

 

 

Prof. Dr. Ayşe BAYSAL

Bedeni tehdit eden etmenler zararlı organizmalar ve oksidanlar olarak iki temel grupta toplanmaktadır. Zararlı organizmalar vücuda girdikten sonra toksin üretir ve hücrelerin işlevlerini bozmaktadırlar. Bu yolla vücutta enfeksiyon  hastalıklarının gelişim riski artar. Oksidanlar ise hücrelerde oksidasyon stresi yaratarak kronik hastalıkların oluşumunu tetiklemektedir. Vücut bu duruma bağışıklık sistemi ve antioksidan savunma sistemi ile karşı koymaktadır.

Enfeksiyona Karşı Bağışıklık Yanıtı

Vücutta inflamasyon öncüsü sitokinlerle (IL-1, IL-6, TNF-a) T ve B lenfositler savaşmaktadır. Enfeksiyonla savaş esnasında meydana gelen yıkım sürecinde vücutta meydana gelen değişikler:

·         Ateş, BMH ve katekolamin hormonlarında artış

·         Lipoprotein lipaz ve lipogenezisde azalma, lipolizis ve kan lipitlerinde artış

·         Glukogenezisde azalma, glukolizis ve glukoneogenezisde artış

·         Protein sentezi ve albuminde azalma,  protein yıkımında artış

·         İnflamasyon belirteci CRP’de artış

·         İnsülin direnci

 

Bağışıklık hücrelerinin sentezi, yıkım sürecinin olumsuz etkisini giderme ve pozitif dengenin sağlanmasında beslenme önemlidir. Beslenme, bedeni dirençli tutma ve iyileşmeyi hızlandırmada etkilidir. Aynı zamanda enfeksiyona cevap olarak artan enerji gereksinimi de beslenme ile karşılanmaktadır. Enfeksiyondan korunmak için bulaşma az bağışıklık güçlü olmalıdır.

Kronik İnflamasyon Durumu

Kronik inflamasyon esnasında beslenme başta olmak üzere ilaç, IL-10 ve ateş, şok protein 2 gibi antiinflamatuar ajanların etkisiyle iyileşme sürecinde yararlıdır ve inflamasyon öncüsü sitokinlerin üretimi azalmaktadır. Bazı durumlarda inflamasyon öncüsü sitokinlerin üretimi artmaktadır. Bu durum inflamasyon  stresine yol açmakta ve romatoid artrit,inflamatuar barsak hastalığı (İBH), aterosiklerozis ve insülin direnci gibi kronik hastalıkların oluşumuna neden olmaktadır. n-3 yağ asitleri (balık yağı) ve antioksidanlar (genistein) tedavide önem teşkil etmektedir.

Antioksidan Savunma

Reaktif oksijen türleri (ROS), reaktif klor türleri (RCS), reaktif azot türleri (RNS) gibi oksidanlar eşlenmemiş dayanıksız elektron içerirler ve başka moleküllerden elektron alırlar böylece serbest radikaller oluşmaktadır. Serbest radikaller hücrede hasar yaratmaktadırlar. Bu hasar proteinler üzerinden enzim aktivitesini bozar, membran dayanıklılığını azaltır ve yıkım oluşturmaktadır. Lipitler açısından bakıldığından LDL oksidasyonu ve dolayısıyla toksik ürünleri oluşturmaktadır. DNA üzerinde kırılmalar ve mutasyona neden olmaktadır. Bu hasarlar sonuç olarak kanser, ateroksikleroz, nörolojik bozukluklar ve diğer kronik hastalıkların oluşumunu tetiklemektedir.

Vücutta antioksidan olarak işlev gören bazı yapılar bulunmaktadır. Glutatyon peroksidaz (Se), süperoksit dismutaz (Zn, Mn) ve katalaz enzimleri; C, E, A vitamini gibi antioksidan vitaminler ve besin öğesi olmayan aktif bileşenler bu yapıların başlıcalarıdır. Besin öğesi olmayan aktif bileşenler karetonoidler, flavonoidler, sülfidler ve benzer bileşenler olarak sınıflandırılabilir. Karetonoidler; b-karoten, a-karoten, g-karoten, laykopen, lutein, kriptoksantin, zeaksantin gibi karetonoidler bileşimlerindeki çift bağlar sayesinde reaktif oksijeni tutup etkisizleştirmektedirler. Başlıca kaynakları havuç, palm yağı, mısır, domates, yeşil yapraklı sebzeler, kırmızıbiberdir. Besin öğesi olmayan aktif bileşenlerden bir diğeri flavonoidlerdir. Flavonoidlerin başlıca grupları; flavonlar ,flavonoller, flavonal glukozidleri, izoflavonlar, antosiyanidinlerdir. Flavonoidler çok sayıda OH grubu bulunduran aromatik fenollerden oluşur ve reaktif oksijeni tutma yeteneğine sahiptirler. Bunun yanında platelet agregasyonunu önlemek,  C vitamininin etkinliğini arttırmak, tümör gelişiminin önlenmesinde yardımcı olmak, toksinlerin etkisizleşmesinde yardımcı olmak,  antioksidan enzimlerin yıkımının önlemek gibi işlevleri de vardır. Başıca kaynakları kiraz, karayemiş, siyah üzüm, kırmızı şarap,bezelye, kayısı, çikolata (100 gramda 100mg’dan fazla içerenler), böğürtlen, çilek, kara lahana, ahududu, elma, armut, erik (100 gramda 50-100mg’dan içerenler), beyaz üzüm, kuru üzüm, beyaz şarap, yeşil çay, soya fasülyesi (100 gramda 25-50mg’dan içerenler), soğan, şeftali, siyah çay, domates, patates, diğer baklagiller (100 gramda 25mg’ın altında içerenler) olarak sıralanabilmektedir. Sülfidler (Diallil sülfitler, disülfitler, trisülfitler)  reaktif oksijeni etkisizleştirme, bağışıklık sistemini uyarma, detoksifikasyon sisteminde rol alan enzimleri (glutatyon transferaz gibi) uyararak tümör oluşumunun önlenmesine yardımcı olurlar. Sarımsak, soğan, pırasa, turp, şalgam, lahana başlıca kaynaklarıdır. Fesleğen, nane, dereotu, rezene, kereviz, maydanoz, roka, tere, tam tahıl ürünleri içinde bulunan terpenler, kumarinler, terpenoidler, polietilenler, lignanlar, saponinler, fitatlar gibi diğer antioksidanlar, reaktif oksijen türlerini etkisizleştirme yeteneğine sahiptirler.

Antioksidan Savunmayı Güçlendirmede Temel Stratejiler

·         Herhangi bir antioksidanı tek başına almak, yarardan çok zarar verebilir. Birçok antioksidanı içeren sebze ve meyve tüketimini artırmak gerekmektedir.

·         Antioksidanlar, hazırlama, pişirme ve saklama sırasında kayba uğrayabilir. Kayıpları önleyici tedbirler almak gerekmektedir.

·         Besinlerin üretimi, depolanması, işlenmesi ve pişirilmesinde reaktif türlerin oluşumu önlenmelidir. Bu konuda en çok yapılan hatalar:

o   Üretim sırasında denetimsiz ilaçlama

o   Ürünleri hasat zamanında önce toplama

o   Yıkamaya önem vermeme

o   Yüksek sıcaklıkta ateşe yakın pişirme

o   Dumanlama, tütsüleme

o   Yağda kızartma

 

Probiyotikler ve Beden Savunması

Sindirim organlarını saran mukozadaki lenfoid doku, bedenin lenfoid dokusunun önemli bir bölümünü oluşturur. T lenfositler; antijeni baskılamakta ve sitotoksik etki yapmaktadır. B lenfositler ise; mukozayı zararlı etkilerden korumaktadır. Düzenli probiyotik alımı ile makrofajları ve makrofajların fagositozis etkileri artmaktadır. Aynı zamanda inflamasyon öncüsü sitokinler baskılanarak inflamasyon stresi azalmaktadır.

 

 

,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,

BİREYSELLEŞTİRİLMİŞ BESLENME: NUTRİGENETİK

Prof. Dr.Gülden Pekcan, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi

Beslenme ve Diyetetik Bölümü

 

 

Beslenme, sağlığın korunmasında, geliştirilmesinde ve hastalıkların önlenmesinde büyük önem taşıyan ve sağlığın temel belirleyicileri arasında yer alan en temel çevresel etmendir. Günümüzde sıklıkla görülen kardiyovasküler hastalıklar, tip 2 diyabet, metabolik sendrom, nörolojik hastalıklar, ve bazı kanser türleri gibi diyete bağlı kronik hastalıkların oluşumunda ve/veya ilerlemesinde besin ögesi ve/veya besinler, maruziyet etkeni olarak yer almaktadır (WHO, 2003). Ancak, bilindiği gibi kronik hastalıklar karmaşık bir etiyolojiye sahiptir. Kronik hastalıkların genetik boyutunun yanı sıra bireylerin diyete (besine ve besin ögesine) verdikleri yanıtlar da farklılık göstermekte ve karmaşık bir yapı oluşturmaktadır (Stover, 2006; Stover et al. 2008; Rimbach et al. 2009). Beslenme genomiği, bu bağlamda sağlığı etkileyen genom-besin ögesi ilişkilerini inceleyen bir bilim dalı olup, nutrigenetik ve nutrigenomik kavramlarını kapsamaktadır. Nutrigenetik; genetik varyasyonların sağlık/hastalık durumlarında besin ögelerinin kullanılmasını/metabolizmasını, besin toleransını ve besin ögesi gereksinmelerini, nutrigenomik ise besin ögelerinin gen evrimi; ekspresyonu, mutasyon hızı, anne karnındaki genom yaşamını, programlamayı ve gen ekspresyonu incelemektedir. Bu alandaki çalışmalar bireyselleştirilmiş beslenmenin gelişmesine, sağlıklı diyetin tanımlanmasına ve fonksiyonel besinlerin geliştirilmesine yön vermiştir (Rimbach et al, 2009; Simopoulos, 2010). Beslenme genomiğinin temeli insan biyolojisine dayanmakta ve diğer “omik” alanlarından gen-diyet etkileşimini hedefleyerek hastalıkların önlenmesi ve sağlıklı yaşlanma konuları ile ilgilendiği için farklılık göstermektedir. Beslenme genomiği hem klinik hem de toplum sağlığı beslenmesi uygulamalarını yeni boyutlara taşımaktadır. Hastalıkların önlenmesi ve sağlıklı yaşlanma için genom bilgisine dayalı besin ögesi gereksinmelerinin ve besine dayalı beslenme rehberlerinin hazırlanmasında, hastalıkların yönetiminde bireyselleştirilmiş tıbbi beslenme tedavisinin uygulanmasında, genetik olarak olumsuz etkilenen toplum gruplarında, besin zenginleştirilmesini ve besin desteklerini de kapsayan uygulamalarda yararı arttıracak ve olumsuz etkileri en aza indirecek, daha iyi hedeflenmiş toplum sağlığı beslenmesi girişimsel (müdahale) çalışmalarda kendisine yer bulmaktadır (Stover et al. 2008; Rimbach et al, 2009; Simopoulos, 2010). Besin ögeleri gereksinmeleri (RDA, DRI, PRI vb) toplumun tümüne değil, toplumdaki yaş ve cinsiyet gruplarına göre (örn. yetişkin kadın, gebe, emzikli, yaşlı vb) oluşturulmaktadır. Genetik varyasyonların da besin ögeleri gereksinmesini etkilediği bilinmektedir (Stover, 2006, Rimbach et al, 2009). Toplum sağlığı politikalarının geliştirilmesinde, hatta bireysel düzeyde sağlık bakımı hizmetlerinin sunulmasında toplumdaki bireylerin genetik değişkenliklerinin de dikkate alınmasının gerekliliği gündeme gelmiştir. Besin ögesi gen etkileşimi alanındaki bilgilerimiz geliştikçe toplumda uygun sosyal, etik, yasal, eğitim, ekonomi, tarım ve sanayi (yeni ürünlerin geliştirilmesi) yaklaşımında da gelişmeler sağlanmaktadır.  Örneğin; genotipin besin seçimini, iştahı, doygunluğu ve böylece besin ögesi alımını belirlediği bilinmektedir (Mizuta et al. 2008;  Wardle et al. 2008). Obezite oluşumunda birçok etmen rol oynamaktadır. Bu doğrultuda birçok hipotez ileri sürülmüştür. Bunlar; aç (thrifty) gen veya genetik etken hipotezi, fetal programlama hipotezi, çevresel (dengesiz beslenme ve sedanter yaşam biçimi) etken hipotezi, etnik geçiş hipotezi veya akraba evliliği hipotezidir.  Genetik etmenlerle, çevresel etmenlerin birlikte etkileşimi obezite sorununun anlaşılmasını güçleştirmektedir (Marti et al, 2010). Fenotipin (örn. vücut ağırlığı) çevresel değişime (örn. aşırı yeme) yanıtının bireyin genetik yapısına bağlı olarak değişmesi ile genotip-çevre etkileşimi ortaya çıkmaktadır (Moreno-Aliaga et al. 2005). Ancak günümüzde obezite konusunda yürütülen birçok genetik çalışmada genotip-çevre ilişkisi yer almamaktadır. Günümüzde obezite tedavisi diyetin düzenlenmesi (enerji alımının azaltılması), fiziksel aktiviteyi arttırmak üzere egzersiz programlarının arttırılması, davranış veya psikolojik yaklaşımlar, termogenezi arttırmak veya iştahı azaltmak veya besin kullanımını azaltmak, cerrahi gibi yaklaşımlara dayalıdır. Tüm bunlara ek olarak aday genin tanımlanması bireyselleştirilmiş önerilere katkıda bulunabilir. Ağırlık kaybını ve obeziteye bağlı risk etmenlerini etkileyen gen polimorfizmleri üzerinde çalışmalar sürdürülmektedir (Martinez et al, 2008;2007). Bu çalışmalar aday genler üzerinde yoğunlaşmıştır. Şişmanlık riski, BKI, vücut bileşimi veya iştah/doygunluk gibi değişkenlere dayalı iştah kontrolünde (örn. LEP, MC4R, FTO), enerji ve lipid kullanımında (örn. ADBRs, UCPs, APOA5), adipozit metabolizmasında (örn. peroxisome proliferator-activated receptor-PPAR, interleukin-6-IL6) gen çalışmaları yapılmıştır (Marti et al. 2010). Gen-çevre etkileşiminin bilinmesi obezitenin daha iyi anlaşılmasının yanı sıra, bireyselleştirilmiş beslenme gibi uygun tedavi yöntemlerinin yönetimine de yarar sağlayacaktır. Bu alanda daha çok çalışmaya gereksinmenin olduğu bilinmektedir (Grossens et al. 2009).

 

Günümüzde hastalıkların etiyolojisi, metabolik süreçler üzerine beslenmenin etkisine ek olarak nutrigenetik çalışmaların temel hedefi hastalık risklerinin erken tanısında genetik profillemeyi kullanmak ve populasyon gruplarına veya bireylere yapılan beslenme önerilerini bireyselleştirmektir. Bu tür yaklaşımlarla tüketicilerde yaşam biçimi değişikliklerine uyum sağlanması ile bireye sağlanan fizyolojik yararların da arttırılabileceği düşünülmektedir. Gen-çevre ilişkileri multifaktöryel hastalıkların patogenezinin anlaşılmasının yanı sıra, uygun tedavi yöntemlerinin; “bireyselleştirilmiş beslenme” modelinin uygulanmasında önemlidir. Ancak halen bu alanda kapsamlı çalışmalara gereksinme duyulmaktadır.

 

Kaynaklar

 

Goossens GH, Petersen L, Blaak EE, et al. Several obesity- and nutrient-related gene polymorphisms but not FTO and UCP variants               modulate postabsorptive resting energy expenditure and fat-induced thermogenesis in obese individuals: the NUGENOB study.      Int J Obes 2009;33:669–679.

Marti A, Goyenechea E, Martínez JA. Nutrigenetics: A Tool to Provide Personalized Nutritional Therapy to the Obese. Simopoulos AP,          Milner JA (eds): Personalized Nutrition. World Rev Nutr Diet. Basel, Karger, 2010; 101: 21–33.

Martínez JA, Enríquez L, Moreno MJ, Martí A. Genetics of obesity. Public Health Nutr 2007;10:1138–1144.

Martinez JA, Parra MD, Santos JL,et al: Genotype dependent response to energy-restricted diets in obese subjects: towards personalized        nutrition. Asia Pac J Clin Nutr 2008;17:S119–S122.

Mizuta E, Kokubo Y, Yamanaka I et al. Leptin gene and leptin receptor gene polymorphisms are associated with sweet preference and           obesity. Hypertens Res 2008;31, 1069–1077.

Moreno-Aliaga MJ, Santos JL, Marti A, Martínez JA. Does weight loss prognosis depend on genetic make-up? Obes Rev 2005;6:155–168.

Rimbach G, Minihane AM. Nutrition Society Silver Medal Lecture. Nutrigenetics and personalised nutrition: how far have we progressed       and are we likely to get there? Proceedings of the Nutrition Society (2009), 68, 162–172.

Simopoulos AP. A vision of nutrigeentics/nutrigenomics. Journal of Nutrigenetics and Nutrigenomics 2010;3:55.

Stover PJ, Caudill M A. Genetic and epigenetic contributions to human nutrition and health: managing genome–diet interactions. J Am Diet     Assoc. 2008;108:1480-1487.

Stover PJ. Influence of human genetic variation on nutritional requirements. Am J Clin Nutr 2006;83(Suppl):436-442.

Wardle J, Carnell S, Haworth CM et al. Obesity associated genetic variation in FTO is associated with diminished satiety. J Clin Endocrinol     Metab 2008;93, 3640–3643.

WHO. Diet, nutrition and the prevention of chronic diseases. WHO Tech Rep Ser. 2003; 916;1-149.


,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,


SAĞLIKLI YAŞAM İÇİN OKULLARIN ROLÜ

 

   Prof. Dr. Nevin ŞANLIER

Gazi Üniversitesi

      Sağlık Bilimleri Fakültesi

                  Beslenme ve Diyetetik Bölümü

 

Beslenme durumu, sağlığın temel koşulu ve belirleyicisidir. Beslenmenin etkileri tüm yaşam boyunca değişkenlik göstererek sürer. Yetişkinlerde görülen kronik hastalıklar doğum öncesi dönemdeki çevreden başlayıp, yaşam boyu süren fiziksel ve sosyal çevre bozukluğuna maruz kalmanın sonucu olup, beslenme ve yaşam biçimi etmenleriyle bağlantılıdır.

Okul çağı çocukları, beslenme yetersizliklerinden en çok etkilenen gruplardan birisidir. Okul yılları büyüme-gelişme ve beslenme açısından farklılık göstermektedir. İlkokul döneminde yavaş seyrederken, sürekli olan büyüme ve gelişme ergenlik dönemlerinde artış göstermektedir. Bu dönemde büyümenin standartlara uygun olarak gelişebilmesi için çocukların enerji ve besin ögesi gereksinimlerinin yeterli düzeyde karşılanması gerekir.Yetersiz ve dengesiz beslenen öğrencilerin büyüme ve gelişmelerinin aksadığı, ileriki yaşlarda ortaya çıkabilecek kronik hastalıklara zemin hazırladığı, dikkat sürelerinin kısaldığı, öğrenmede güçlük çektikleri, algılamaları ve bazı becerilerinde azalma olduğu, bellek zayıflaması, okula devamsızlık, başarı test puanları ve zeka ortalamalarında dolayısıyla okul başarılarında düşüklüğün olduğu ayrıca çevreye karşı ilgisiz davranışlar gösterme gibi çeşitli sorunlara yol açtığı ifade edilmektedir.

Adölesanların beslenme alışkanlıkları kazanmasında en etkin çevre; aile, okul ve içinde yaşanılan ortamdır. Okul aile dışında başka bir sosyal kurumda daha genç insanların yaşamları üzerinde fazla etkiye sahip ve içinde arkadaşlık ağlarının kuvvetli olduğu sosyalleşme ortamı olup,  bireylerin gelişmesini sağlar ve davranışını yöneten normları geliştirilir, güçlendirir.

Çalışan anne sayısının artması, doğum sayısı, ailedeki birey sayısı, yiyecek-içecek teknolojisi ve sektöründeki ilerlemeler, besin üretiminin artması, hızlı-hazır besin endüstrisinin gelişimi, reklamlar, gelişen pazarlama stratejileri, kentleşme, televizyonun, bilgisayar ve internetin iletişim araçları sağlıklı beslenme üzerindeki etki alanını artırmıştır.

Günümüzde dünya çapında obezite sıklığındaki artış, epidemiyolojik açıdan önem taşımaktadır. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) 2006 yılı verilerine  göre 15 yaş üstü gençlerin yaklaşık 1.6 milyarı hafif şişman iken, 2015 öngörüsünde bu sayının 2.3 milyara çıkacağı ifade edilmektedir. Genel anlamda maalesef dünya populasyonunun %7’si obez (şişman)’dir.  Ancak bu değerin 2-3 katı kadar insan fazla kiloludur. Obezite sıklığındaki artış özellikle çocuklar ve adölesanlarda alarm verici düzeydedir. Çocukluk çağındaki obezite prevelansına genel olarak bakıldığında %10 civarındadır. Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölge Ofisi tarafından Avrupa bölgesinde çocuk ve adölesanların %20’sinin fazla kilolu olduğu ve bunların 1/3’ünün obez olduğu ifade edilirken, Amerika Birleşik Devletleri’nde Hastalıkları Kontrol ve Önleme Merkezi (Centers for Disease Control and Prevention - CDC) tarafından 2-19 yaş grubu çocuk ve adölesanlarda obezite prevelansının değerlendirildiği Ulusal Sağlık ve Beslenme Araştırması (National Health and Nutrition Examination Survey - NHANES)’nın sonuçlarına göre bireylerin %16.3’ünün obez olduğu bildirilmiştir. Ülkemizde ise çocukluk obezitesinin görülme sıklığı son 20 yılda % 6-7 den % 15-16’ ya yükselmiştir.

Çocukların sağlıklı beslenmeye ilişkin bilgi ve davranışı önce aile çevresinde gelişir, öğretmenler ve çevresel etmenlerin etkisiyle belirginleşir. Çocuk, okula başlamasıyla birlikte uymak zorunda olduğu kuralların ve yerine getirmesi gerektiği sorumlulukların olduğunun farkına varır. Doğal olarak okula başlayan çocukların sosyal yaşamları dolayısıyla beslenme alışkanlıkları değişmektedir. Okul çağı, çocukların beslenme alışkanlıklarının geliştiği, ev dışında arkadaşlarıyla yemek yemeye başladıkları ve en önemlisi fiziksel, bilişsel ve sosyal büyüme ve gelişmenin hızlandığı, sorumluluklarının arttığı, yetişkin dönemde sağlıklı yaşamın temellerinin atıldığı önemli bir dönemdir. Çocukların sağlıklı besin seçiminde bulunduğu ortam ile öğretmenler etkili olmaktadır. Ayrıca, okulda yemek yeme davranışı ve besin seçimleri arkadaşlarının davranışından da oldukça etkilenebilmektedir. Okulda yemek yeme çocukların yeterli ve dengeli beslenmelerine yardımcı olurken çocukların yemek saatlerinde arkadaşlarıyla beraber eğlenceli vakit geçirmeleri de sağlanmaktadır. Okullardaki yemek uygulamaları, çocukların gelişimini desteklemeyi ve sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazandırmayı hedeflemektedir. Okul yemeklerinin uygulandığı ülkelerde amaç öncelikle dar gelirli çocukların beslenme kalitelerini iyileştirmek, besin çeşitliliğini sağlamak, başta süt ve ürünleri ile meyve ve sebzelerin tüketimini artırmaktır. Gelişmiş ülkelerin birçoğunda okullarda yeterli ve dengeli beslenmenin teşvik edilmesi ve doğru beslenme alışkanlıklarının kazandırılması amacıyla çeşitli programlar ve kampanyalar yürütülmektedir. Kahvaltı/yemek programları, beslenme dostu okullar ve sağlıklı kantinler kampanyası bunlardan bir kaçıdır.

Ülkemizde sağlıklı beslenme adına beslenme programına ilk kez Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) tarafından 1956-1957 yıllarında  başlanmıştır. 1959-1960 yılından itibaren Christian Eylem, Araştırma ve Eğitim Projesi (Christian Action, Research and Education - CARE)’ne katılım sağlanmış ve 1975 yılına kadar devam edilmiştir. 1973-1977 yılları arasında III. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda CARE yardımları kesilmiş, kendi imkanlarımızla öğrencilere un, margarin, pirinç, süt tozu, fındık, kuru üzüm dağıtımı yapılmıştır. Ancak süreklilik sağlanamamıştır. 1984-1988 tarihleri arasında pilot çalışma olarak Okul Sütü Projesi uygulaması yapılmıştır. Uzun bir süre aradan sonra 2001-2004 tarihleri arasında dört ilde bir milyon öğrenciye Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu tarafından Okul Sütü kapsamında günlük süt dağıtımı yapılmıştır. Sağlık Bakanlığı Sağlık Eğitimi Genel Müdürlüğü ile Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Genel Müdürlüğü tarafından 1995 yılında “ Avrupa' da Sağlığı Geliştiren Okullar Ağı Projesi” başlatılmış olup, bu proje ile okullarda sağlık ve beslenme konusunda yönetici ve öğretmenlere eğitim verilmesi, okulların sağlık ve beslenme konusunda kendi kendine yeterli hale gelmesi hedeflenmiştir. Halen 81 ilden seçilen 106 pilot ilköğretim okullarında proje uygulaması sürdürülmektedir. Sağlık Bakanlığı tarafından 01.02.2005 tarih ve 1276 sayılı ve 10.08.2003 tarih ve 8595 sayılı genelge ile okul sağlığı hizmetlerine yönelik olarak kapsamı ve hizmetin yürütülmesine ilişkin esaslar bildirilmiş, okul sağlığı hizmetleri kapsamında çocukların sağlıklı beslenmeleri ve obezitenin önlenmesine ilişkin yürütülmesi planlanan faaliyetlerin gerçekleştirilebilmesi, koordinasyon ve takibinin yapılabilmesi ve konu ile ilgili aktivitelerin yürütülmesi için illerde İl Hıfzısıhha Meclisi kararı ile “İl Sağlıklı Beslenme ve Hareketli Yaşam  Kurulu” oluşturularak sağlıklı beslenme ve hareketli yaşam ile ilgili ilde yapılacak olan aktivitelerin bu kurul koordinesinde yürütülmesi sağlanmıştır. Başbakanlık Genelgesi 29.09.2010 tarihli ve 27714 sayılı Resmî Gazete de, 2010/22 sayı ile yayımlanmış olan “Türkiye Sağlıklı Beslenme ve Hareketli Hayat Programı” kapsamında, ilgili tüm kamu kurum/kuruluşları ile yerel yönetimler, STK, sektör, üniversiteler işbirliğinde okullara yönelik çeşitli beslenme ve fiziksel aktivite eğitim çalışmaları, “Beslenme Dostu Okul”, “ Okul Sütü”, “Okul Yemek Programları”, “Okul Kahvaltı Programları”, “Okul Menü Programları” vb. çalışmalar yürütülmektedir.

Devlet okullarının büyük bir çoğunluğunda öğle yemeği veya ara öğün uygulamaları yapılmaktadır. Sadece ilköğretimin ilk kısmında “Beslenme Saati” uygulanmaktadır. Beslenme Saati uygulamalarındaki temel amaç; sağlık ve beslenme bilgilerinin uygulamaya konulması, yemek yeme alışkanlıklarının öğretilmesi, yanlış beslenme alışkanlıklarının düzeltilmesi, doğru beslenme alışkanlıklarının ve sofra adabının kazandırılmasıdır. Çok önemli olan Beslenme Saati uygulaması maalesef veliler ve öğretmenler tarafından fazla önemsenmemektedir. Öğretmenlerin çay saatlerinin Beslenme Saati ile çakışması nedeniyle öğretmenler öğrencilerin başında bulunup gerekli beslenme bilgilerini veremedikleri, çocukların beslenip beslenemediklerini, yiyecek getirip getirmediklerini kontrol edemedikleri, öğretmenlerin önerdikleri yiyecekleri öğrencilerin getirmedikleri, onların yerine okul kantini veya okul civarından simit, poğaça, kek, bisküvi, kraker, çikolata, gofret, hazır meyve suyu, gazlı içecek vb satın aldıkları ve öğretmenlerin bu yaş çocukların enerji ve besin öğesi ihtiyaçlarını bilmedikleri için sağlıklı besin önerisinde bulunamadıkları görülmektedir. Bu konuda çok çeşitli uygulamaların olduğu düşünüldüğünde, Sağlık Bakanlığı tarafından yayınlanan beslenme saatinde uygulanması önerilen menü örneklerinin okul yönetimince tüm öğretmenlerimize duyurulması ve öğretmenler tarafından söz konusu menülerin uygulaması konusunda hassasiyet gösterilmesi önemlidir.

Okulda yemek çıkmıyorsa ki, bu durum ülkemizde yaygın bir durumdur, çocuk ya bir fast food restorana ya da lokantaya gidecek, ya da okul kantinlerinden enerjisi yağ ve şeker içeriği yüksek, vitamin ve mineral içeriği düşük yiyecekler satın alacaktır.  Ülkemizde tam gün hizmet veren ve yemek hizmeti sunan okul sayısının yetersiz oluşu, öğrencilerin bu hizmetlerden yararlanmaları konusunda bir yaptırım bulunmayışı nedeniyle çocukların birçoğu kantin hizmetlerinden yararlanma yoluna gitmektedir. Neredeyse pek çok okulda beslenme amacıyla tek seçeneğin okul kantini olduğu düşünüldüğünde, kantinlerde satışa sunulan gıdaların niteliğinin çocukların sağlıklı beslenmelerinde ne kadar büyük rol oynadığı görülmektedir.

Yapılan araştırmalar, okul kantinlerinde sıklıkla satılan gazlı içecekler, cips, patates kızartması, şekerlemeler gibi besinlerin tüketiminin artmasının diyetin kalitesini düşürdüğünü ve çocukların enerji alımlarının %20-42’sinin bu tür besinlerden geldiğini ortaya koymaktadır. Atıştırmalık/ayaküstü yenebilen bu tür besinler genelde enerjisi yüksek, doymuş yağ asitleri ve tuz içeriği zengin, posa içeriği, A ve C vitaminleri, kalsiyum yönünden yetersiz olup, yetersiz ve dengesiz beslenmeye neden olmakta, obezite, kalp-damar hastalıkları, diyabet gibi kronik hastalıkların oluşumuna zemin hazırlamaktadır.

Bilindiği üzere, Okul Kantinlerinin Denetimi ve Uyulacak Hijyen Kuralları ile ilgili olarak  17.04.2007 tarihinde MEB tarafından bir genelge yayınlanmıştır.  Genelgenin 16.maddesinde obeziteye zemin hazırlayan patates kızartması, cips, kolalı içecekler gibi gıdaların satışının caydırılması, süt, ayran, sebze, meyve gibi besinlerin satışının ise özendirilmesine yönelik hükümler yer almıştır. Söz konusu uygulama ile ilgili olumlu gelişmeler yaşanmıştır. Ancak, sağlıklı beslenme alışkanlıklarının kazandırılması açısından iyi planlanmış bir beslenme eğitimi ile birlikte uygulamada da okul içerisinde satışa sunulan besin maddelerinin yeterli ve dengeli beslenmeye temel teşkil edecek nitelikte olması büyük önem taşımaktadır. Avrupa Birliğine bağlı birçok ülkede okul kantinlerinde satışa sunulan gıda maddeleri ile ilgili bazı kısıtlamalar ve yasaklamalar getirilmiştir. Örneğin; İngiltere’de 2007’den itibaren okullarda 5-18 yaş arası öğrencilere tam yağlı süt yerine yağı azaltılmış süt satışı teşvik edilmeye başlanmış, cips, çikolata ve gazozların kantinlerde satışı yasaklanmıştır.  Letonya’da Sağlık Bakanlığı 1 Kasım 2007’den itibaren okul kantinlerinde sakız, cips, şekerleme ve gazozlu içeceklerin satışlarını yasaklamıştır. Fransa, Letonya, Hollanda ve Birleşik Krallık okullarda meyveye ulaşımı kolaylaştırmak ya da ücretsiz meyve sağlamak için girişimlerde bulunmuştur. Amerikan Meşrubat Üreticileri Birliği’nin kararı ile ilkokullardaki gıda otomatlarında kolalı içecekler yasaklanmış ve otomatlarda sadece meyve suyu ve su satışı serbest bırakılmış, pek çok eyalette de ilk ve orta dereceli okullarda tatlandırılmış alkolsüz içecekler ile kafein içerikli içecekler yasaklanmıştır. Macaristan’da Okul Kantin Programı ve Estonya’da meslek okulları ile 9.sınıfa kadar okul çocuklarına ücretsiz okul yemeği sağlayacak olan programlar düzenlenmiştir. Fransa’da ise, çıkarılan bir yasa ile okullarda otomatik yiyecek ve içecek satış makinelerinin yasaklanması teklif edilmiştir. Kanada’nın en büyük eyaleti olan Ontario'da Kasım 2007’de ilk ve orta dereceli okulların ve anaokulu kantinlerinde her türlü cips, çikolata ve kola türü içeceklerin satışı yasaklanmıştır. Ülkemizde de bu tür gıdaların okullarda satışının yasaklanması, okullarda yemek programlarının yaygınlaştırılması ve okul menü programlarının uygulanması büyük önem taşımaktadır.

,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,

SAĞLIK İÇİN KAÇIRILMAYACAK FIRSAT; Çocukluk Çağı

Prof.Dr.Perihan Arslan Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi

Beslenme ve Diyetetik Bölümü

 

Toplumun en duyarlı/riskli guruplarını oluşturan ve uzun bir dönemi  kapsayan  çocukluk çağı bir ülkenin kalkınmışlık ve refah düzeyinin hassas barometreleri olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle çocukların sağlığı için yatırım yapmak sadece insan hakları açısından bir zorunluluk olarak kalmaması gerektiği, bu yatırımın ülke adına bedenen, zihnen, ruhen ve sosyal yönden iyi gelişmiş yetişkinlerle daha iyi bir geleceğe taşınmasının en iyi yolu olduğu “Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesinin” 20. Kutlama yılında da ifade edilmiştir.

Türkiye (1995), onayladığı bu sözleşme ile tüm çocukların yaşamaları, yaşatılmaları sağlıklı gelişmeleri için gerekli uygulamaları yapacağına dair gerek uluslararası camiaya,  gerekse ülke vatandaşlarına ve çocuklarına söz vermiştir.

Dünya nüfusu (2010 yılında 7 milyar 823 milyon) hızla artmaktadır. Bu rakamın 2 milyar 850 milyonu (%36.4) çocuktur. Yetmişikimilyarın üzerinde olan Türkiye nüfusunun da %35.6 sı çocuk olup,  5 yaş altı nüfus %10.2  (6.611.000), %32’si ise (8.650.00) 15 yaşın altındadır.

Türkiye’de son 15 yıldır hızlı değişiklikler yaşanmaktadır. İç göçler, hızlı kentleşme, bölgesel farklılıklar, işsizlik, eğitimin istenilen düzeye ulaşamaması, hızlı nüfus artışı, terör ve gençlik politikalarındaki yasal çerçevelerin eksikliği, gelenekler….. vb. faktörler ülkemiz çocuklarının sağlığı üzerinde önemli rol oynamaktadır. Bu olumsuzluklar nedeniyle unicef’in (2008) 21 ülkede (8 yıllık istatistik veriler) toplanan veriler ışığında hazırlanan “çocuklar için gelişim karnesine göre, Türkiye’nin AB ülkeleri arasında en düşük sırada yer almakta olduğu bildirilmiştir. Sağlık sistemindeki ilerlemelere rağmen Türkiye çocuk sağlığı açısından gelişmiş ve gelişmekte olan sağlık sorunlarını bir arada bulundurmaktadır. Her ne kadar bebek ölüm oranında  bir azalma saptanmışsa da , bu rakam (17.6 /binde) OECD ülkeleri ortalaması olan (5.2/binde) olan rakamın dört katı olup istenilen düzeye getirilmemiştir. Öte yandan gelişmiş ülkelerde 10/binde olan beş yaş altı çocuk ölümleri de , Türkiye’de 24/binde  dir.

Fetal dönem; doğumdan sonrası bebek , çocuk ve yetişkin sağlığını etkilemektedir. Gebeliğin erken dönemlerinde (<26.hafta) yetersiz beslenme ile yeni doğanın baş çevresi ve nörolojik işlevlerin tamamlanması engellenmekte ve bu durum zihinsel gelişme geriliğine neden olmaktadır.

Düşük doğum ağırlığı (LBW) , intrauterin malnütrisyonu –büyüme geriliği tanımlamaktadır. (IUGR) . Fetal dönemde boy uzunluğunda maksimum artış gebeliğin 20-30.  haftalarında , vücut ağırlığı ise 3’cü trimesterde maksimum düzeye ulaşır yapılan araştırmalarda ( ) LBW’nın hipertansiyon , koroner kalp hastalıkları,  tip 2 DM gibi hastalıklarla ilintili olduğu belirtilmektedir.

Yaşam için elzem olan beslenme fetal dönemden başlayarak, yaşamın her evresinde sağlığın korunarak devamı için gereklidir.

Maternal ve çocuk çağında yetersiz beslenme dünyada  ~ 4 milyona yakın çocuğun ölümüne, 5 yaş altı çocuklarda ise protein enerji malnütrisyonu, vitamin ve minerallerin yetersizlikleri sonucunda enfeksiyonlar başta olmak üzere ve hipertansiyon, tip 2 diyabet gibi kronik hastalıkların yükünü artırarak sağlıklı yaşamdan kaybolan yılların temel nedenlerini oluşturmaktadır.

TNSA 2008 verilerine göre 0-5 yaş çocuklarında boy uzunluğu (bodurluk) boy uzunluğuna göre vücut ağırlığı (kavrukluk) ve yaşa göre düşük kiloluk oranları  <-2SD  da, sırasıyla %12.3, %0.8 ve %1.7, < -3SD’da değere sahip çocuklar için aynı sorgulamaya göre %3.6, %0.2 ve %0.3 olarak saptanmıştır. Ülke genelinde bu tür bir çalışma bulunmamakla birlikte bölgesel yapılan çalışmalarda 6-17 yaş grubu çocuklarda bodurluk %15, zayıflık 3.7 düşük kiloluk ise %13.3 olarak rapor edilmiştir. Ülkemizde çocuklarda beslenme yetersizliğinin diğer sorunları ise şu şekilde sıralanabilir.

 

Anemi (demir yetersizliği)     0-5 yaş                                    %50

                                                           Okul çocukları                        %30

                                               12-13 yaş                    %19

İyot yetersizliği                       6-12 yaş                      %30.3

D vitamini yetersizliği            genel                          %1.67-19

Tiamin yetersizliği                   “”                              %20.1

Riboflavin yetersizliği              “”                              %89.9

Folik asit yetersizliği                “”                              %23.3

B12 vitamin yetersizliği           “”                              %5.9

Vitamin A yetersizliği               “”                              %15.7

 

Beslenme yetersizliği sonucu oluşan bu sorunların yanı sıra ülkemizde dengesiz beslenme sonucu gelişen şişmanlık da (obezite) son 10-15 yıldır  artış göstermektedir. Aşırı enerjili besinlerin tüketimi yanı sıra fiziksel aktivitenin azalması sonucu gelişen ekzojen şişmanlık ve sorunları da insan yaşamını tehdit eder niteliğe ulaşmaktadır. Bu olumsuzluklar, çocukluktan başlayarak, yetişkin bireylerin yaşam kalitesinin azalmasına hastalık yüklerinin artmasına neden olmaktadır. Koroner hastalıklar, diyabet, kanser, osteoporoz, hipertansiyon, metabolik sendrom , sindirim ve solunum sistemi, karaciğer hastalıkları, deri enfeksiyonları, psikolojik bozukluklar gibi yaşam kalitesini azaltan, bozan sorunlar obezitenin komplikasyonları olarak sayılabilir

Toplumu ve onu oluşturan bireylerin sağlıkla ilgili sorunlarını ; fetal yaşamdan başlayarak bebeklik (0-1 yaş), erken çocukluk (1-3 yaş) ,okul öncesi, okul çağı ve adölesan çağı yaş dönemlerine gelinceye kadar yüz yüze geleceği riskler belirlemektedir.

Eğitim, sağlık, beslenme ve sosyal güvenlik üzerinden çocuklara yapılan yatırımların bireysel ve toplumsal getireceği kazanç ; nesilden nesile geçecek olumsuzlukları engellemede bir politika aracı olmalıdır.

………………

 

Malnütrisyon

Prof. Dr. Gülden Köksal (Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü)


Tanımı

Malnütrisyon, büyüme ve gelişme için gerekli olan bir ya da daha fazla besin öğesinin vücut dengesini bozacak şekilde yetersiz veya dengesiz alınması durumunda ortaya çıkan klinik ve izlenmesi gereken bir tablodur.Kötü beslenme (malnütrisyon) bağışıklık sistemine zarar verebilir, büyümeyi geriletebilir, fiziksel ve zihinsel yetersizliğe yol açabilir. Bu nedenle tüm yaş gruplarını etkileyen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Anne karnında geçirilen fetal yaşamın, çocukluk dönemini de içine alan yeterli beslenmenin büyüme, gelişme, morbidite, mortalite ve ileriye dönük sağlık sorunları, üretkenlik ve en önemlisi bilişsel gelişim üzerine etkileri vardır.

Fetal yaşamdaki beslenme yetersizliği ve dengesizliği büyüme geriliği yanında fiziksel ve en önemlisi mental gelişmeyi etkileyen bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sağlıklı yaşam biçimi ve sağlıklı beslenme, anne sağlığını en iyi düzeye taşıdığı gibi doğumsal anomalileri  büyüme ve gelişmeyi ve bebeğin yetişkinlik döneminde gelişebilecek kronik hastalıklarından korur.

Fetal büyüme döneminde oluşan gerileme, ileri yaşlarda beden kütle indeksinin standartların altında olmasına,  ağırlık ve boyda geriliğe neden olan, enerji, protein, vitamin ve minerallerin uzun süre yetersiz alımına bağlı bir çok sorunu içine alan, çözümü için klinik ve beslenme desteğinin gerekli ve önemli olduğu bir sorunlar dizinidir.

Uygun yaşam koşullarında çocukların boy ve ağırlıkları yaşla birlikte artar. Eğer beslenme durumu yetersizse ve enfeksiyonlar sık görülüyorsa malnütrisyon gelişebilir. Malnütrisyonun en sık görülen şekli Protein Enerji Malnütrisyonu (PEM)’dir. PEM gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin en yaygın çocuk sağlığı sorunudur. Solunum yolları enfeksiyonları, ishal ve diğer enfeksiyon hastalıkları yüzünden kaybedilen çocukların çoğunda enfeksiyonun gelişmesinin ve ağır seyretmesinin nedeni temelde beslenme bozukluğunun olmasıdır.

Dünyada her yıl milyonlarca çocuk malnütrisyon ve enfeksiyon hastalıklarından ölmektedir. Bu nedenle beslenme bozukluklarının önlenmesi, erken dönemde tanımlanıp düzeltilmesi ile morbidite ve mortalite oranları çarpıcı bir biçimde azaltılabilir.

Beş yaş altındaki çocuklar, en yüksek malnütrisyon riskine sahip olan gruptur. Bu grup olumsuz koşullardan olduğu gibi, koşulların olumlu yönde düzeltilmesinden de diğer yaş gruplarına göre daha çabuk etkilenirler.

Gözlenen klinik patolojik tablonun gerçek bir beslenme bozukluğu olduğunu söylemek için eksik ya da dengesiz alındığı bildirilen besin öğesinin gereksinmeye uygun alındığında klinik tablonun düzelmesi beklenir. Eğer düzelme yoksa esas neden yetersiz alım değil malabsorbsiyon (kötü emilim) olabilir.

PEM’in Etiolojisi

Malnütrisyon Oluşumunda Rolü Olan Temel Etmenler

Çocuklarda malnütrisyonun yaygınlığını etkileyen etmenler çok çeşitlidir ve hepsi birbirine çok bağımlıdır. Yapılan çeşitli araştırmalara göre malnütrisyon oluşumunda önemli olduğu saptanan etmenler:

·      Beslenme konusundaki yanlış bilgi ve alışkanlıklar,

·      Kusma ve ishaller,

·      Çocuğun cinsiyeti,

·      Aile tipi,

·      Ailedeki kişi sayısı,

·      Ailenin ekonomik durumu,

·      Anne ve babanın eğitim durumu,

·      Anne yaşı,

·      Annenin doğum aralığı,

·      Çocuğun doğum ağırlığı,

·      Yaşayan kardeş sayısı,

·      Ölen kardeş sayısı,

·      Çocuğun istenmemesi,

·      Enfeksiyon hastalıklarıdır.

Malnütrisyon ve enfeksiyonlar arasında iki yönlü bir ilişki mevcuttur. Ne tür bir enfeksiyon olursa olsun, metabolizmanın hızlanması ve kayıplar nedeniyle, besin gereksinimi artmakta, buna karşılık besin alımı azalmaktadır. Malnütrisyonda ise organizmanın savunma mekanizmasının bozulması nedeniyle, enfeksiyonlar daha fazla oluşmaktadır. Bunun sonucu olarak enfeksiyonlar malnütrisyona, malnütrisyon ise daha fazla enfeksiyon geçirilmesine yol açmaktadır. Sonuç olarak ilk başlatan neden ne olursa olsun, enfeksiyonlar ve malnütrisyon arasında bir kısır döngü oluşmaktadır.


PEM’in Sınıflandırılması

PEM, değişik otoritelere ve ölçütlere göre farklı şekillerde sınıflanmaktadır:

·      Hafif  PEM

·      Orta PEM

·      Ağır

-          Marasmus

-          Kwashiorkor

-          Marasmik-kwashiorkor


Malnütrisyonun en sık görülen ve fiziksel, mental gelişmede duraklamanın başlıca nedenini oluşturan tipleri hafif ve orta PEM vakalarıdır. Esas atlanan ve çocuklarda izlenmeyen durum hafif ve orta PEM’dir. Belirtileri sık hasta olma, halsizlik veya bir başka hastalığın içerisinde atlanabilir. O nedenle kliniğe başvuran tüm bebek ve çocukların büyüme eğrileri aylara göre izlenmeli, yaşına göre olması gereken ağırlıkta bulunmayan çoçukların beslenme örüntüsü gözden geçirilmelidir. Anne sütü ile beslenen bebeklerde aylara göre tamamlayıcı besine başlama, günlük verilen besinlerin miktarını arttırma, bir-iki öğün fazlaenerji ve protein içeriği yüksek besin verme ile genel beslenme tablosu düzeltilebilir. Burada dikkat edilmesi gerekli husus seçilen besinin biyolojik değerinin yüksek olması ve bebeğe tam beslenme desteği veren besin alımını sağlamaktır. Örneğin yaşıtlarına göre kilosu az, sık hastalanan bir bebekte yoğurt, tarhana çorba, yumurta, pekmez, sebze çorba verilmesi ve öğün sayısının arttırılması sorunun ağırlaşmadan çözümünde yararlıdır. Ağır PEM vakalarını tanımak oldukça kolaydır. Asıl güç olan ve toplum sağlığı açısından önemli olan hafif ve orta PEM olgularının atlanılmaması ve erken tedaviye başlanmasıdır.

Malnütrisyon tedavisinin temelini eksik olan besin öğelerini yerine koymayı amaçlayan beslenme tedavisi oluşturur. Bunun yanı sıra eşlik eden komplikasyonların değerlendirilmesi, metabolik işlevlerin düzenlenmesi, vücut depolarının doldurulması, büyümeyi yakalamanın (catch-up growth) sağlanması ve büyümenin devamlılığı için de beslenme destek tedavisi önemlidir. Malnütrisyon tedavisinde izlenecek adımlar şöyle sıralanabilir:

1.       Malnütrisyonun derecesi saptanır: Ağırlık kaybına göre “hafif, orta, ağır PEM”

2.       Klinik bulgularına göre sınıflandırılır: Kwashiorkor, marasmus, marasmik kwashiorkor

3.       PEM’e eşlik eden komplikasyonlar değerlendirilir.

4.       Öyküsü alınır: PEM’e eşlik eden komplikasyonlar düşünülerek hastanın öyküsü alınırken:

·           Daha önce aldığı sıvı ve besin tüketimi (tür ve miktar),

·           Kusma ve diyarenin varlığı, süresi, görülme sıklığı,

·           Ateşinin olup olmadığı,

·           Solunum güçlüğü,

·           İdrar miktarı, son idrarını ne zaman yaptığı,

·           Dalgınlık,

·           Apati,

·           İştah kaybının olup olmadığı

·           Geçirmiş olduğu enfeksiyon sorulmalıdır.

 

5.       Tedaviye başlanır. 


PEM’li Çocuğun İzlemi

·         Vücut ağırlığı normalde boyu için olması gerekenin % 90’ına ulaştığında çocuğun iyileştiği kabul edilir. Genellikle bu 3-4 hafta alır.

·         Hastanede çocuğun istenilen kiloya erişmesini beklemek enfeksiyon alması yönünden sakıncalıdır. Anneyi eğiterek, kilo almaya başlayan çocuğun evde izlenmesi daha olumlu sonuç vermektedir.

·         Uygun olmadığında komplikasyonları tedavi edilip kilo almaya başlayıncaya kadar hastanede izlenmelidir.

·         Tedavi süresi bireyin, bulgularına ve malnutrisyonun derecesine bağlı olarak değişmektedir.

·         Bundan sonra da aşağıda belirtilenlerin uygulanması için hastanın en az 2,5 yaşına kadar (büyük çocuklar bir yıl süre ile) belirli aralıklarla izlenmesi gerekmektedir:

Aynı çevre koşullarına dönen çocukta PEM’in tekrar gelişme riski yüksektir. Periyodik ve dikkatli kontrollerle araya giren enfeksiyonlar kısa sürede tedavi edilmeli ve çocuğun bulunduğu duruma uygun beslenme örnekleri verilerek tekrarlama ortadan kaldırılmalıdır. Aşılama programına alınmalı ve gerekli aşılar zamanında yapılmalıdır. İzlemler süresince aileye çocuk beslenmesi, bakımı, hijyeni ve aile planlaması konusunda devamlı eğitim yapılmalıdır.


PEM’in Önlenmesi

Çocuğun beslenme durumu büyük ölçüde gebelik ve emziklilik süresince annenin yeterli ve dengeli beslenmesine bağlıdır. Bu yüzden doğum öncesi ve sonrası anneye beslenme eğitimi verilmesi, malnütrisyonlu çocuğu tedavi etmekten daha başarılı ve mali yükü daha az olan bir yöntemdir.

Doğumdan sonra anne sütü, bebek için temel besini oluşturmalı, gerekmedikçe 6 aya kadartamamlayıcı besinlere başlanmamalıdır. Ailenin gelirine göre hangi besinleri sağlayabileceği öğrenilerek, bu aylardan itibaren  besinler verilmelidir.

Bulunulan yörede yetişen, fazla protein içeren (tahıl, fasulye, kurubaklagil unları) besinlere bir miktar hayvansal protein (süt, süt tozu, yoğurt, yumurta, kıyma vb.) katılarak hazırlanan çorba veya yemekler çocuk için hem dengeli, hem de ucuz  besinlerdir.

Çocuk doymadığı zaman  enerji yoğun, nişasta ve şekerli su ile yapılan mamaların eklenmesi ve  sadece inek sütü  verilmesi,  besinlerin temizlik kurallarına uymadan  hazırlanması sonucu gelişen ishaller, ülkemizde  PEM'in önemli nedenleri arasında sayılabilir. 

Sonuç olarak; malnütrisyon  dünyanın en önemli sağlık sorunlarından biridir. Çocuklarda malnütrisyon ölçütlerii üzerinde  tam bir anlaşma yoktur. Klinik değerlendirme en uygundur. Laboratuar ölçümleri özgül besin öğesi eksikliklerinin saptanmasında, desteklemenin izlenmesinde, metabolik komplikasyonların saptanmasında, verilen destek miktarının yeterli olup olmadığının değerlendirilmesinde ve inflamatuvar aktivitenin ölçülmesinde önem taşmaktadır. Hafif derecede malnütrisyonlu çocukların çoğu gözden kaçmaktadır. Malnütrisyon hafif bile olsa mortalite ve morbidite de artışa neden olmaktadır. Malnütrisyonun önlenmesi ile çocuk ölümlerinin azaltılması yanında sağlık harcamalarında da azalma sağlanacaktır.

 

Kaynaklar

1.Köksal G., Gökmen H.,Çocuk Hastalıklarında Beslenme Tedavisi, Hatipoğlu Yayınları, 2000

2.BMJ 2008, 337:1227-1230

3.Clinical Nutrition 2008; 12:422-427

4.European J. Pediatr 2010;64: S2-S4

5.European J. Pediatr 2008;167:383-389

6.Turk J. Pediatr 2007;49: 283-289

7.Türkiye Nüfus Sağlık Araştırması 2008, Hacettepe Nüfus Etütleri Ens.

 

 

 

 


 



,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,

Meyve Sularının Potansiyel Antioksidan Etkinliklerinin

Sağlık Üzerine Etkileri

Prof.Dr. Sevinç Yücecan Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü

                                                                                          

Serbest radikaller ve diğer reaktif  oksijen türleri canlılarda normal zorunlu metabolik reaksiyonlar gibi iç;  veya sigara, çevre kirliliği, ultraviyole ışık gibi dış kaynaklardan üretilebilir.


Reaktif  oksijen türlerinin kardiyovasküler hastalıklar, çeşitli kanser türleri, katarakt, kronik inflamatuar hastalıklar, romatoid artrit, Parkinson ve Alzheimer hastalıkları gibi sinir sistemi hastalıklarının  patolojisi üzerinde  etkili olduğu belirtilmektedir.

İnsan vücudunun reaktif oksijen türlerine karşı savunmasında enzimatik ve enzimatik olmayan sistemler,  vücutta bulunan glutatyon (GSH),  lipoik asit ve ubikuinon (Koenzim Q/Q10) gibi antioksidan etkinlik gösteren bileşenler ve yine antioksidan etkinlik gösteren diyet bileşenlerinin önemi büyüktür.


 Örnek verecek olursak; domates karotenoidler’den “lycopene,a- carotene, b- carotene, lutein, zeaxanthin, phytoene, phytofluene” içerir. Ancak özellikle çok güçlü antioksidan etkinlik gösteren lycopene yönünden zengindir. Kayısı suyu; karotenoidlerden β- carotene, g- carotene, lycopene, β- cryptoxanthin, zeaxanthin, üzüm suyu “resveratrol, catechin, epicatechin, quercetin ve anthocyanin” gibi güçlü antioksidan etkinlik gösteren bileşenlerden  zengindir.

 

Nar suyu; “ellagitannin, ellagic acid, gallotannin, delphinidin, cyanidin, pelargonidin glycoside, quercetin, kaempferol, luteolin glycoside, punicalagin” gibi içerdiği bileşenler ile güçlü bir antioksidan aktivite  göstermektedir. Turunçgiller; monoterpenlerden “d-limonen ve  perillic acid” ile flavanon’ lardan “tangeritin, naringenin ve hesperidin; elma suyu; flavanon’ lardan “quercetin, catechin, gallic acid, phloretin ve chlorogenic acid”  içerir.

Sağlıklı beslenme, yaşam boyu tüm bireylerin sağlığının korunması, geliştirilmesi,  yaşam kalitesinin artırılması ve sağlıklı yaşam biçimlerinin benimsenmesi.  ile beslenmeye bağlı kronik hastalıkların (koroner kalp hastalıkları, hipertansiyon, bazı kanser türleri, vb.) önlenmesi ve tedavisine yönelik beslenme biçimidir. Ancak beslenme konusundaki bilgisizlik ve bilinçsizlik, beslenme sorunlarının  her geçen gün daha da büyümesine yol açmaktadır.

Yapılan çalışmalarda meyve sularının vitamin C, karotenoid ve fenolik bileşik içerikleri ile potansiyel antioksidan etkinlik gösterdiği, bu nedenle bazı kanser türleri ile kalp ve diğer kronik hastalıklara karşı koruyucu etkilerinin olabileceği belirtilmekte, ancak bu konuda daha ileri  ve kontrollu çalışmalara gereksinim olduğu vurgulanmaktadır.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
ÜYE İŞLEMLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Sağlığın Sesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0212 259 58 09 | Haber Yazılımı: CM Bilişim