Anket
Sizce 12 Eylül Referandumu'nda sonuç "Evet" mi, "Hayır" mı olur?
ARŞİV
PİYASALAR
DOLAR
1,5005
EURO
1,9315
IMKB
60.786
ALTIN
402,76
ÇOK OKUNANLAR
YORUMLANANLAR
LİNK BANKASI
GAZETELER

HAVA DURUMU
Ankara13/32 ºC
İstanbul20/27 ºC
İzmir19/31 ºC
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
H.Ü.T.F. Deontoloji ve Tıp Tarihi A.D. Doç. Dr.
Nüket Örnek Büken
BİYOETİKTE ÖRSELENEBİLİR GRUPLAR
25 Şubat 2009 00:00



Diğer tüm insan ilişkilerinde olduğu gibi hekim-hasta ilişkisinde de örselenebilir-etkilenebilir, özellikli gruplar vardır ve bu grupların haklarının, gönencinin daha özenle korunmasına gereksinim duyulur.

Tanı, tedavi ve araştırma ile ilgili temel düşünceler ve düzenlemeler, tıbbın tarihsel evrim sürecinde birtakım skandallarla oluştuğu için, korumacılıkla desteklenmiştir. Sosyal güçten yoksun gruplara dâhil oldukları ya da bireysel özellikleri yüzünden özerklikten yoksun oldukları için, hassas/kolay etkilenebilir olarak görülen bu gruplar, bu düşüncenin odak noktasını oluşturmaktadır.

Tıbbi uygulamalarda karar verme yetisi zayıf olan hastaların, hem klinik etik hem de araştırma etiği açısından yaşadıkları sorun, bu tür hastaların gönüllü onam vermedeki yetersizliklerinin, onları istismar edilmeye açık hale getiriyor olmasıdır.


Özellikle hastalıkları ya da içinde bulundukları durum nedeniyle aydınlatılamayan, gönüllülük bildiremeyecek durumda olan kişiler bu gruba dâhildir. Son yıllarda bu kişilerin ait olduğu grup -ki bunlara psikiyatri, geriatri, nöroşirurji, anesteziyoloji, pediatri hastaları dâhildir- "onam verme yeterliğine sahip olmayanlar" olarak da adlandırılmaktadırlar.

Çocuklar bu grubun en başında, hakları ve gönençleri en öncelikle korunması gereken grubu oluşturmaktadır. Hekim eylemlerini sınırlayan tüm ulusal, uluslar arası etik bildirgeler, örselenebilir bu grupların haklarını merkeze koyar ve korunma önlemlerini açıklar.

Bu bağlamda çocuğa, kadına ya da yaşlıya yönelik ayrımcılık, şiddet, ihmal ve istismarın önlenmesi de önemli bir halk sağlığı sorunu olarak, etik ve yasal açıdan güvence altına alınmıştır.

Sağlık alanında kadına ve çocuğa yönelik şiddet konuşulduğunda ilk akla gelen, şiddete uğramış kişiye, ulaşabildikleri sağlık kurumlarında, sağlık çalışanları tarafından nasıl davranıldığı olmaktadır. Ülkemizde hekimler sadece şiddete uğramış kişiyi tedavi etmekle mi yükümlüdürler, yoksa aile içi şiddeti yaşayanların kolayca ulaşabileceği sağlık kuruluşlarında çalışan sağlık profesyonellerinin, başka sorumlulukları da olmalı mıdır? Şiddete uğramış hasta karşısında hekim ve sağlık çalışanlarının tutumu nedir ve ne olmalıdır? Etkilenebilir/ örselenebilir grup olarak kabul edilen çocuk ve yaşlılar eğer bir de cinsiyetleri kadın ise durumları istismar ve ihmal açısından daha da vahim bir hal almaktadır.

Sağlık çalışanları da kimi zaman şiddete uğramış kişiye artı şiddet uygulayabiliyor. Sahip olduğumuz değer yargılarını profesyonel olarak düşünmeyip şiddete uğrayana yansıtmamız, özellikle kadın ve namus söz konusu olduğunda, şiddeti daha da büyük boyutlara taşımaktadır.
Nasıl mı? Uygun soruları sormayarak, cinsel şiddet ve tecavüz ile ilgili uygun anamnezi almayarak, destekleyici bir muayene ortamı oluşturmayarak, süreç değerlendirmesini ve yönlendirmeyi yapmayarak, eksik bırakarak...

Hasta sırrının korunması ve bilgilendirme sonrası alınan onam, hastanın özerkliği korunarak gerçekleştirilebilmekte mi? Yoksa tüm bu sorunlar kadının, yaşlının kendisinden ziyade, bir aile sorunu olarak mı çözümlenmeye çalışılıyor? Bu durum sağlık çalışanı/hekimler için hastaya nasıl davranılması gerektiği; bu iletişimde sınırların/sınırlılıkların neler olduğu üzerinden yeniden değerlendirilmelidir.

Şiddete uğramış kişiye sağlık çalışanı yaklaşımı, bu anlayışın ötesinde kimi hassasiyetlerin gözetilmesini gerektirir. Anamnez alırken kullanılan dil, alınacak onam, yapılacak muayenenin şekli, muayene ortamı, empatik iletişimin gerçekleştirilebileceği ortam, sonrasında yapılacak yönlendirme (adli, psikolojik, sosyal) özenle gerçekleştirilmeli ve bu konulardaki doğru tutumlar belirlenmelidir. Standart ölçütlerin belirlenmesi ve gerek eğitimde, gerekse uygulamada kullanılması önem kazanmaktadır.

Ayrıca etik ve hukuk açısından, TCK Madde 280 -hekime ?ihbar yükümlülüğü? getiren madde-, şiddete uğramış hastanın durumu üzerinden yeniden tartışılmalıdır. 5271 sayılı CMK Madde 75- Zorla Muayene- konusunun da bu bağlamda yeniden değerlendirilmesinde fayda vardır.

Öte yandan ülkemizde son dönemlerde yazılı ve görsel medyanın toplumsal yaşamda, değer yargılarında, siyasette, en önemli güç alanlarından birini oluşturmasıyla birlikte, kişisel yaşamların da alabildiğine ?kullanıma açıldığı? bir ortamdayız. Kişisel yaşamlar, kimi zaman popüler kültürün, kimi zaman da 3. sayfa gazete haberlerinin konusu olmaktan kurtarılamamaktadır.

Medyada tekelleşmenin sermaye, söylem ve taraf olma açısından egemenliği yeniden eline aldığı bir dönemden geçiyoruz. Bu bağlamda özellikle çocuklar ve kadınlar ile ilgili konular, aile içi şiddet, erkek şiddeti, taciz, tecavüz, ensest konularının kamuoyuna aktarılmasının, aktarılma biçiminin, sorun çözücü yaklaşımdan ne kadar uzak olduğunu da ibretle gözlüyoruz.

Buranın ve bugünün gerçeğinde kadınlar ve çocuklar için olan bitene yakından baktığımızda gördüğümüz şudur; yasal açıdan elde edilen tüm ?sözde kazanımlara? rağmen, bu gruplarla ilgili olarak yürütülen sivil toplum kuruluşlarının da içinde olduğu çok sayıda Avrupa Birliği projelerine rağmen, bunların hayata geçirilmesi, toplumsal yapı içinde sindirilmesi, yasa yapıcılarda, uygulayıcılarda ve bilirkişilik kurumlarında farkındalık, sorumluluk yaratması süreci çok yavaş işlemektedir.

Bu konudaki değişim, uzun mücadelelerin sonunda kazanılmış bir hak olduğu halde, uygulanmasında, zihinlere yerleşmiş, kökleşmiş kimi yargıların silinmesi belli ki zor olacaktır. Bu tür kişisel yargıların profesyonel meslek gruplarının eylemlerini belirlemesinin etik açıdan haklı çıkarılabilmesi, zor görünmektedir.

Bakımevlerinde devletin bakımı ve gözetimi altında olan çocuklara yönelik ihmal ve istismar olayları, çocuk taciz ve tecavüzleri bireysel ve toplumsal vicdanları yaralamaya devam etmektedir.

Hepimizi ?üzerek?, vicdanımızı ve toplum vicdanını yaralayarak, sarsarak bizi kendimize getiren, toplumun kanayan yarası olmaya devam eden kimi uygulamaları yeniden topyekûn tartışmamıza yol açan, ?tekil? olmadığını bildiğimiz olaylara tanıklığımız devam ediyor. Yıllardır konuşulan ama bir türlü hayata geçirilmeyen Adli Tıp Kurumunun özerkliği ve verilen raporların tarafsızlığı sorunu, yeniden siyasilerin ve toplumun gündemine taşınıyor.

Sessiz çoğunlukların, sesini duyuramayan azınlıkların, sesleri örtülenlerin, dışarıda bırakılanların, sesini duyurmanın araçlarına ve gücüne sahip olmayanların sesini duyurma amacı, hangi kesimden olursa olsun, kadınlar ve çocuklar söz konusu olduğunda daha da önem kazanmaktadır.

Evet, ülkemiz, kadınlarımızın %73?ünün, daha 18 yaşına gelmeden evlendirildiği/evlendiği bir ülkedir. ?Çocuk kadınlar sorunu? sadece toplumsal, geleneksel bir uygulama olarak görülebilir mi?
Bunun yarattığı sağlık sorunlarıyla her gün mücadele eden hekimler açısından durum, sadece 3. sayfa gazete haberi olamayacak kadar ciddidir, aynı zamanda bir halk sağlığı sorunudur.

Doğru bir sağlık örgütlenmesi ve yapılanması, çok disiplinli yaklaşım, sağlık hizmeti ve hizmet sunucularının bu yönde eğitimi, duyarlı kılınması, rutin anamnez ve fizik muayeneye bu konuları yerleştirmek, özellikle mesleki eğitim sürecinde müfredata koymak, hem kısa, hem de orta erimde kadın, çocuk, çocuk kadınlar, aile içi şiddet sorunlarımıza tıbbın sunacağı çözüm olabilir.

Elbette kadının statüsünü geliştirmek, birey olarak kendi başına yetebilme kapasitesini artırabilmek, nelerin şiddet olduğu, şiddete uğradığı konusunda farkındalık yaratabilmek ve bunun kendi suçu olmadığı, bunu hak etmediği, yalnız olmadığı konusunda destek verebilmek de, kimi zaman sağaltımdan daha önemlidir.

İlgili kişi ve kurumlar, sorumluluk sahibi herkes, bu konularda alınması gereken önlemleri, değişmesi gereken yasa maddelerini, dönüşülmesi için çalışılan kimi toplumsal değerleri yıllardır konuşmakta ve çözüme dönük çalışmaları hayata geçirmektedirler. Medya, sağlık çalışanları, yasa yapıcılar ve yürütücüler, siyasetçiler, sivil toplum örgütleri, akademisyenler, bilirkişiler ve bilirkişilik kurumları, ilgili taraflar olarak ?paylaşılan sorumluluk? temelinde bu sorunsallar temelinde, üzerlerine düşeni yapmak durumundadırlar.
Hemen, şimdi!

(BU YAZI SAĞLIĞINSESİ GAZETESİ ARALIK 2008 SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR)


YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI