• BIST 106.926
  • Altın 151,429
  • Dolar 3,6718
  • Euro 4,3287
  • İstanbul : 15 °C
  • Ankara : 5 °C
  • İzmir : 11 °C

İç Hastalıkları Kongresi'nin Ardından

İç Hastalıkları Kongresi'nin Ardından
İç hastalıkları konusunda Türkiye’de düzenlenen en geniş kapsamlı kongre olan, “11. Ulusal İç Hastalıkları Kongresi” 30 Eylül - 4 Ekim 2009 tarihleri arasında Antalya’ da düzenlendi.Kongrede Hemşirelik oturumları da yapıldı.


3200 katılımcının yer aldığı kongrede; dört paralel salonda 11 uydu sempozyum, 24 konferans ve 16 panel gerçekleştirildi.





“Domuz gribi, Kalp Yetersizliği, Hipertansiyonda Yeni Tedavi Seçenekleri, Acil vakalar, KOAH Ve Astım: Benzerlikler Farklılıklar, İç Hastalıkları Uzmanının Sorunları, Kırım-Kongo Kanamalı Ateş ve Diğer Yeni Gelişen Enfeksiyonlar, Tip 2 Diyabetin Tedavisine Yeni Yaklaşımlar, Dünya'da ve Türkiye'de Kanser Yükü, Yeni Paradigma: ‘Obez Halkımızda HDL ve Apoproteinleri Hastalık Üretiyor’, Biyolojik Tedaviler-3N1K” gibi pek çok güncel konuda oturumlar düzenlendi.

BASIN TOPLANTISINDAN NOTLAR...

Kongre hakkında bilgi vermek amacıyla düzenlenen basın toplantısında ise,iç hastalıkları uzmanlarının sorunları/beklentileri dile getirilip,domuz gribi,gut hastalığı, diyabet ve obezite konularında son gelişmeler anlatıldı.
Basın toplantısına ; Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği ve Kongre Başkanı Prof. Dr. Erdal AKALIN, Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Serhat ÜNAL, Kongre Genel Sekreteri Prof. Dr. İhsan ERTENLİ, İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Kerim GÜLER, Akdeniz Üni. Tıp Fakültesi, İç Hast. ABD, Endokrinoloji ve Metabolizma Hast. BD. Öğr. Üyesi
Prof. Dr. Mustafa Kemal BALCI , Hacettepe Üniv. Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrinoloji ve Metabolizma Ünitesinden Doç. Dr. Bülent Okan YILDIZ katıldı.

Basın toplantısından notlar…

Prof. Dr. Erdal AKALIN
Bu kongrede ağırlıklı olarak tartışılan konular belli ana başlıklar altında toplanabilir:
1. İç Hastalıkları klinik uygulamalarında yeni gelişmeler,
2. Acil ve yoğun bakım gerektiren sorunlara yaklaşım,
3. Kronik hastalıkların yönetimi,
4. Kanıta dayalı tıp uygulamaları,
5. Güncel konular.
Kongremizin amacı üyelerimizi ve kongre katılımcılarını mümkün olduğu kadar güncel konulardan haberdar etmek, kanıta dayalı bilgilerle hastalarımıza daha iyi nasıl hizmet verilebileceğini paylaşmaktır. Kongre programı da bu amaçlara ulaşılacak şekilde planlanmıştır.

İç Hastalıkları Uzmanlık Dalı’nın önemli sorunları vardır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:
•İç hastalıkları uzmanı kimliği
•Eğitim
•Klinik uygulamalarda farklılığı azaltacak, klinik kaliteyi yükseltecek rehberlerin olmayışı, uygulanmaması
•Performans değerlendirmesi ve ücretlendirme
•Mecburi hizmet
•Tam gün
•Aile hekimliği/doktorluğu ve sevk sorunu
•Yan dal uzmanlıkları ile iletişim eksiklikleri
•Malpraktis/ceza sorunu
•Sağlık harcamalarında kısıtlamalar
•Tükenmişlik sorunu

Tüm tıp eğitiminde olduğu gibi, iç hastalıkları uzmanlık eğitiminde de önemli sorunlar bulunmaktadır. Verilen eğitimin kalitesini ölçmek mümkün olmadığı için, objektif veriler sunmak zordur. Ancak hem eğitimi verenler, hem de alanlar arasında bu konuda önemli sıkıntılar olduğunu ifade edenlerin sayısı azımsanmayacak orandadır.

Sağlık hizmeti kalitesinin ölçümünde de sorunlar vardır. Kanıta dayalı klinik uygulama rehberlerinin çok az sayıda oluşu, bunların büyük oranda uygulanmaması, kalite kriterlerinin belirlenmemiş olması gibi nedenlerle, verilen sağlık hizmetini objektif olarak ölçmek mümkün değildir.

Performans değerlendirilmesi ve ücretlendirme diğer önemli bir sorundur. Hem değerlendirme kriterlerinin, hem de performans hedeflerinin ciddi bir şekilde gözden geçirilmesi gerekmektedir. Önemle belirtilmesi gereken, performans sisteminin büyük oranda nicelik, yani sayıya dayandırılması tüm dünyada doğru olmadığına inanılan bir konu olduğudur. Performans değerlendirilmesi, verilen sağlık hizmetinin kalitesine göre yapılmaktadır. Buna göre performans kriterleri belirlenmekte ve kalite iyileştirme en önemli başarı kriteri olarak kabul edilmektedir.

Nicelik bazlı, sayıya dayanan, hizmet karşılığı ücret prensibini benimsemiş, parça başı ücretlendirme yapan sistemler, hasta güvenliğini tehdit etmekte, sağlık hizmeti kalitesini düşürmekte, hekim-hasta ilişkilerini zora sokmakta, gereksiz tetkik ve ilaç kullanımına yol açarak sağlık harcamalarını arttırmaktadır.

Üzerinde çalışılan tam gün yasasının da üniversitelerde eğitim, araştırma ve sağlık hizmeti sunumuna olumsuz etkileri olacağına inanıyoruz. Özellikle öngörülen ücretlendirme sisteminin halen uygulanmakta olan performans sistemine benzer olması, endişelerimizi daha da arttırmaktadır. Eğitim ve araştırma hastanelerimizde de eğitimin daha da sorunlu hale geleceği, sağlık hizmeti kalitesinin etkileneceğine inanıyoruz.

Son olarak sağlık harcamalarında kısıtlamalara değinmek istiyoruz. Tüm dünya sağlık harcamalarını belli bir şekilde kontrol etmek üzere yöntem arayışında. Amerika Birleşik Devletleri bir reform yapma hazırlığında, Avrupa Birliği ülkeleri sağlık harcamalarının bir kısmından kurtulmanın yollarını aramakta, kısıtlamalar getirmeye çalışmakta. Ülkemizde de bu çalışmaların yapılmasını doğal karşılamak durumundayız. Ancak tüm paydaşlarla, sivil toplum örgütleri, uzmanlık dernekleri dahil, tartışmakta yarar olduğu kanısındayız. Bugün tüm dünyanın üzerinde anlaşmaya vardığı önemli konular var, harcamaların niye arttığına dair; hizmet karşılığı ücretlendirme (ülkemizde tüm sağlık sektöründe uygulanan ücretlendirme sistemi), hekimin defansif tıp uygulamasına zorlanması, malpraktis uygulamaları.

Prof. Dr. Serhat ÜNAL:
Mevsim geçişlerinde kendini gösteren gribe influanza virüsü neden olmaktadır. Virüsün A ve B türleri ciddi sorunları yol açmakta, C tipi ise insanda hastalığa yol açmamaktadır. A tipi virüs kanatlı hayvanlarda görülmekte, ancak yakın temas sonucu diğer hayvanlara ve insanlara geçebilmektedir. Virüsün yapısında zaman içinde değişiklik olmaktadır, bu haliyle insana tutunmakta ve adapte olduktan sonra insandan insana bulaşır hale gelmektedir. Virüsün insana her geçişinde, insan vücudu yeni tipi tanımadığından salgınlar görülmektedir. Mevsimsel gribe neden olan H3N2 virüsü, yıllar önce kuşlardan bulaşarak insana adapte olmuştur ve her yıl insanlarda bu hastalık görülmektedir. Grip salgınları Kuzey yarım kürede her yıl Eylül ayında başlamakta, Şubat'a kadar yoğun olarak görülmekte, Nisan ve Mayıs aylarında ise oldukça azalmaktadır.

H1N1 virüsüne karşı insanlarda antikor oluşmamıştır, ancak virüs insandan insana hızla geçebilmektedir. Dünya büyük bir salgın riskiyle karşı karşıyadır. Mevsimsel grip nedeniyle dünya genelinde her yıl 20-40 milyon kişinin yaşamını yitirmektedir. Kuş gribi şu an için insandan insana bulaşmadığından çok fazla risk taşımamakta, ancak insana bulaşmayı öğrendiğinde büyük tehlike yaratacaktır. Bir virüsün tehlikesini ne kadar sıklıkta görüldüğü ve ne kadar çok öldürücü olduğu belirler.

Domuz gribi az öldürür, ama çok sık görülmektedir. Virüsün çok hızlı yayılması halinde kısa sürede ciddi iş gücü kaybına, tedavisi açısından ekonomik zarara, eğitim sisteminde ise aksamalara yol açacaktır.

Domuz gribi aşısının hazırlık çalışmaları geç başladığından, bu ay içinde aşının piyasada olması beklenmektedir. Türkiye'ye 20 milyon doz aşı gelecektir. Domuz gribi aşısının da aynı mevsimsel aşı da olduğu gibi, 65 yaş üstündeki bağışıklık sistemi zayıflamış bireylere, kronik karaciğer, böbrek, kalp rahatsızlığı sorunu yaşayanlara, kanser tedavi görenlere aşının yapılmalıdır. Mevsimsel aşı olanlar aynı zamanda domuz gribi aşısı da yaptırabilirler. 2 aşı birbirinden farklıdır.

Prof. Dr. İhsan ERTENLİ:
Gut erişkin yaş grubunda en sık görülen iltihaplı romatizmadır. Erkeklerde kadınlara oranla 3-4 kat sık görülür. Sıklığı %2-3 düzeyindedir. Yaşla sıklığı artar. 65 yaş üstü erkeklerde % 15’e kadar çıkar.

Kadınlarda temelde menopoz sonrası görülür. Son 10-20 yılda sıklığı önceki yıllara göre artmıştır. Bunda yaşam süresinin uzaması, hipertansiyon tedavisinde kullanılan diüretiklerin (idrar söktürücü ilaçlar) sık kullanımı, alkol kullanımı, obezitenin artması, metabolik sendromun artması ve yüksek protein içerikli beslenmenin artması gibi faktörler etkili olmaktadır.
Zengin hastalığı olarak bilinir çünkü hastalık oluşumuna yol açan ürik asit protein metabolizmasının son ürünü olarak ortaya çıkar.

Gut hastalığı ürik asit kristallerinin dokularda birikimi sonucu ortaya çıkan, tekrarlayan eklem şişlikleri, tofüs adını verdiğimiz yumruların oluşumu ve bazen de böbrek taşı oluşumu ile giden bir tablodur. Eklem şişlikleri çok ağrılı olup sıklıkla kızarıklık eşlik eder. İlk atakta genellikle ayak 1. parmağı en sık olmak üzere tek eklem tutulur. Ağrı dayanılmazdır. Hastalar çarşafın teması ile bile çok rahatsız olur. Tedavi edilmese bile ilk atak 2-14 gün içinde geçer. Uygun tedavi olmadığında düzensiz aralıklar ile ataklar sürer ve gittikçe daha sık gelmeye başlar. Kulak kepçeleri, dirsekler gibi yerlerde tofüs birikimleri görülür.

Gut tedavisinde temel amaç ürik asit düzeylerini 6 mg/dl altına düşürmektir. Önceden uygulanan katı diyetler günümüzde geçerliliğini yitirmiştir. Çok katı bir diyetle bile ürik asit düzeyleri 1 mg/dl düşer. Her türlü et (beyaz veya kırmızı) ürik asit düzeyini yükseltirken, az yağlı süt ürünleri, tahıl ve sebzelerde bulunan proteinler yükseltmez.. Bira en çok olmak üzere alkol tüketimi gut ataklarını arttırır. Şarabın etkisi azdır. Kilo vermek gut ataklarını azaltır.

Gut hastalığına sıklıkla metabolik sendrom, hipertansiyon, trigliserid yüksekliği, şeker hastalığı gibi tablolar eşlik eder. Bu nedenle hastaların mutlaka yakın doktor takibinde olmaları önerilir.

Prof. Dr. Mustafa Kemal BALCI :
Diabetes Mellitus; insülinin yokluğu (Tip 1) veya etkisinde bozulma ile (insulin direnci) (Tip 2) gelişir. Diabetes Mellitus sıklığı dünyada artmaktadır. Sıklığın artışının en önemli nedeni obezitenin artışıdır. Olumsuz çevre şartlarının artışı da diyabet sıklığının artmasına neden olmaktadır.

Genel olarak erişkin yaş grubunda % 7 düzeyinde olan diyabet sıklığının tüm nüfustaki oranı ise % 3-4 düzeylerindedir. Bozulmuş glikoz toleransı ve bozulmuş açlık glikozu olan hastalar dahil edildiğinde ise bu oran 2 misli artmaktadır. Son yıllarda yapılan bazı çalışmalarda ülkemizde diyabet sıklığı erişkin yaş grubunda % 12 düzeylerinde bildirilmektedir.

Diyabet akut ve kronik komplikasyonları ile ciddi morbidite ve mortalite nedenidir. Akut komplikasyonlar tedavi seçeneklerinin artışı, tedavisiz hasta oranının azalması ve tedaviye ulaşılabilirlikler nedeniyle azalmıştır. Kronik komplikasyonlara bağlı morbidite ve mortaliteler ise daha önemli hale gelmiştir. Diyabetlinin hastalıklı yaşam süresinin uzaması ile kronik komplikasyonlar sıklığı artmış, bunlara bağlı ölümler ve hastalıkların tedavi maliyetlerinin artışı(maddi ve manevi) toplumları ciddi şekilde etkiler hale gelmiştir.

Gebelikte diyabet gelişimi riskli annelerde önce basit tarama testiyle (50 gr glikoz) değerlendirilmeli, şüpheli durumlarda 100 gram glikoz ile 3 saatlik yükleme testi yapılmalıdır. Gebelik diyabeti tanısı konmuş annelerde tıbbi beslenme tedavisi ve gerekirse insülin ilavesi ile kan şekeri belirlenen hedeflerde tutulmalıdır.

Doç. Dr. Bülent Okan YILDIZ:
Vücutta yağ miktarının artması obezite olarak adlandırılır. Obezitenin değerlendirilmesinde en sık kullanılan ölçüt vücut kitle indeksidir. Bu indeks kg cinsinden vücut ağırlığının metre cinsinden boyun karesine bölünmesi ile hesaplanır ve 30 kg/m2 üzeri obez olarak adlandırılır.

Vücut yağının miktarının yanısıra dağılımı da önemlidir. Buna göre kadınlarda 88 cm, erkeklerde 102 cm üzeri bel çevresi obezite ile ilişkili hastalıklar yönünden riske işaret eder.

Obezite, kalp hastalığı, diyabet, hipertansiyon, inme, kolesterol ve lipid bozuklukları, kanser, uyku apnesi, eklem hastalıkları, karaciğerde yağlanma, depresyon gibi psikolojik bozukluklarla ilişkilidir.

Dünyada bir milyardan fazla insanda en az 300 milyonu obezite düzeyinde olmak üzere kilo fazlalığı vardır. ABD’de her üç erişkinden ikisi obezdir. Çocuk ve adolesanlarda da obezite görülme sıklığı %15’e ulaşmış durumdadır. Obezite ile ilişkili yıllık 40 bin üzerinde ölüm görülmektedir ve obeziteye yönelik sağlık harcamaları yıllık 120 milyar doların üzerindedir.

Türkiye’de obezite sıklığı kadınlarda %35, erkeklerde %20 civarındadır. Çocuklarda da obezite sıklığı giderek artmaktadır.
Obezite fizyolojik, psikolojik, toplumsal, kültürel ve ekonomik düzeyde tüm dünyayı tehdit eden en önemli sağlık sorunun durumundadır.

Obezite gelişiminde genetik ve çevresel faktörler rol oynamaktadır. Genetik olarak obeziteye yatkınlığı olan bireylerde sedanter yaşam beraberinde günümüz beslenme alışkanlıkları, kilo alımına ve kilo vermede güçlüklere neden olmaktadır.

Obezitenin önlenmesi, vücut ağırlığının korunması, eşlik eden hastalıkların tedavi edilmesi ve obez bireylerde kilo kaybının sağlanması uzun vadeli plan gerektirir.
Obeziteye yönelik olarak eğitim, medikal nütrisyon tedavisi ve fiziksel aktivite düzenlenmesinin yanısıra seçilmiş bireylerde ilaç tedavisi ya da cerrahi tedavi uygulanabilir. "

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
ÜYE İŞLEMLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Sağlığın Sesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0212 259 58 09 | Haber Yazılımı: CM Bilişim