• BIST 109.330
  • Altın 155,894
  • Dolar 3,8638
  • Euro 4,5501
  • İstanbul : 14 °C
  • Ankara : 1 °C
  • İzmir : 14 °C

Sağlık Sistemimiz Nereye Gidiyor?

Sağlık Sistemimiz Nereye Gidiyor?
Her şey, 3 Kasım 2002 seçimlerinden hemen sonra, 16 Kasım 2002 Tarihinde Sağlık Bakanlığı (SB) tarafından açıklanan “Acil Eylem Planı” ile başladı. Bu açıklama, Türkiye Sağlık Ortamı’nı bir kaosa döndüren, Sağlıkta Dönüşüm Programı(SDP)’nın başlangıcıydı.

 Önce, SSK Hastaneleri Sağlık Bakanlığı’na devredilerek bütün Kamu Hastaneleri birleştirildi ve tümü Devlet Hastanesi konumuna getirildi. Kamu Hastanelerinde doktorlar performans sistemine göre çalıştırılmaya başlandı. Bunun yanı sıra, birinci basamak temel sağlık hizmetlerinin verildiği Sağlık Ocaklarına da performans sistemi getirildi ve yazar kasalar konuldu.

Ardından, Emekli Sandığı, Sosyal Sigortalar ve Bağ-Kur kapsamında çalışanların, bir miktar fark ödeyerek, özel hastanelere başvurabilmeleri sağlandı. Bu uygulamayla birlikte, çok sayıda özel sağlık kuruluşu, özel hastane ve tıp merkezi açılmaya başlandı.
İlk zamanlarda her şey iyi görünüyordu. İsteyen vatandaş istediği sağlık kurumuna başvurabilme olanağına kavuşmuştu.

Ardından, 5502 Sayılı Sosyal Güvenlik Kanunu 16 Mayıs 2006 Tarihinde kabul edilerek yürürlüğe girdi. Bu kanunla, SSK, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) adı ile tek başlık altında toplandı. Hemen ardından, 31 Mayıs 2006 Tarihinde 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu kabul edildi. Ancak bu kanunun bir bölümü, altyapı yetersizliği nedeniyle yürürlüğe giremedi.

Bütün bunlar Hükümet tarafından hayat geçirilirken, halka “daha iyi ve güler yüzlü” sağlık hizmeti verilmesinin amaçlandığı söylenmekteydi. Oysa gerçek öyle değildi. Bütün bu değişiklikler, Dünya Bankası ve İMF’nin hazırlamış olduğu programların hayata geçirilmesiydi ve amacı, sağlık giderlerinin azaltılmasıydı. Aynı proje kapsamında, birinci basamakta da köklü değişiklik yapılması kararı alındı ve 24 Kasım 2004 Tarihinde Aile Hekimliği Pilot Yasası Mecliste kabul edilerek yürürlüğe girdi. Bu yasa gereğince ilk pilot uygulama 2005 Yılında Düzce’de başladı. Bu uygulama ile, Prof. Dr. Nusret Fişek’in büyük çabaları ile çıkarılmış olan 224 Sayılı Sosyalizasyon Kanunu rafa kaldırılmakta, bu yasa ile kurulmuş sağlık ocakları tarihe karışmaktaydı.

Artık birinci basamak temel sağlık hizmetleri, aile hekimi adı verilen, şimdilik 10 günlük kısa kurslarla sertifikalandırılmış hekimlere emanet edilecekti. Bu hekimler, aile sağlığı merkezi(ASM) adı verilen ofislerinin kirasını ve tüm diğer giderlerini kendileri ödeyen özel hekim konumundaydılar. Yanlarında çalıştırdıkları ebe veya hemşirenin adı da aile sağlığı elemanı(ASE) olarak değişmekteydi ve onun da maaşını aile hekimi ödemekle yükümlüydü.
Aile hekimleri küçük bir işletmenin patronu konumundaydılar. Devlet bu hekimlerden hizmet satın alıyordu. Bakanlık yetkilileri, aile hekimlerinin verdikleri hizmeti denetleyeceklerini ileri sürüyorlardı. Sonuç olarak birinci basamak sağlık hizmetleri, serbest piyasa koşullarına teslim edilmekteydi. Ayrıca sistem aile hekimleri arasında rekabet yaratıyordu. Hekimler ise güvencesiz çalışma koşulları ile çalışmaktaydı. Başta ASM’lerin sevk zinciri ile çalışması ön görülmüştü.

Ancak bir ilde yapılan uygulamanın hastanelere başvuran hasta sayısının çok azalması ve buna bağlı olarak hastanelerde performansın azalması sonucunu doğurduğu saptanarak en az 5 yıl sonrasına ertelendi. İstanbul’da 1 Kasım 2010da aile hekimliği sistemi başlatıldı; yılsonuna kadar tüm Türkiye’de bu sisteme geçilmesi hedeflenmiş durumda.
Birinci basamakta bunlar olurken, ikinci ve üçüncü basamak hastanelerinde bazı değişiklikler olmaya devam etti. Tüm Türkiye çapında birçok 2. basamak hastanesi, yeterli alt yapı ve yeterli eğitici kadro olmadan eğitim ve araştırma hastanesine dönüştürüldü. Ayrıca bu hastanelerde, bazı hastanecilik hizmetleri (temizlik, yemek gibi) taşeron firmalar aracılığı ile verilmeye başlandı.

Güvencesiz olarak ve boğaz tokluğuna çalıştırılan bu işçilerin, hastanede çalışma hususunda her hangi bir eğitimleri yoktu. Böylece, hastanelerde ekip çalışması da sekteye uğramaktaydı. Eğitim ve araştırma hastanelerinde eğitim gören asistanların durumu ayrı bir sorun oluşturmaktadır. Performans sistemi nedeniyle, asistanlar sürekli çalışmak durumundalar; eğitim çalışmaları büyük ölçüde aksamaktadır.
Çok çalışmalarına karşın performans alamamaktadırlar; çalışmalarından doğan performansın tamamı şeflere yazılmakta ve emekleri sömürülmektedir.
Sağlıkta dönüşüm süreci devam ederken, SDP’nın Aile Hekimliğinden sonra 2. Ayağı olan Tam Gün Yasası 21 Ocak 2010 tarihinde Meclis’te kabul edilerek yürürlüğe girdi. Bu yasa ile hekimlerin yalnızca tek kurumda çalışması öngörülmekteydi. Halka, “muayenehaneleri kapatıyoruz”, “doktorun elini hastanın cebinden çıkarıyoruz” gibi hekimliğin saygınlığını zedeleyen söylemlerle bu yasanın gerekçesi anlatılmaktaydı.
Gerçekte, bu yasa, hekimi yalnız Kamu hastanesinde, yalnız Üniversite Hastanesinde veya yalnız özel bir hastanede tam gün çalışmaya zorlayan; bu çalışmasında ücretlendirmede performansın esas olduğu; aldığı ücretin emekliliğe yansıyan kısmının çok düşük olduğu tam bir kölelik yasasıydı.

Yalnızca muayenehanelerde çalışmayı seçen hekimlerin ise SGK ile anlaşmalı hastanelere hasta yatırma olanağını ortadan kaldırmaktaydı. Bu yasanın ardından, SDP’nın üçüncü ayağı olan Kamu Hastane Birlikleri Yasa Tasarısı Meclise getirildi. Bu yasa tasarısı halen Mecliste bulunmaktadır. Yasalaştığı takdirde, Kamu Hastaneleri, mütevelli heyetleri tarafından idare edilen özel kurumlar haline dönüşecek; hastaneler rant elde eden kuruluşlar; hastalar müşteri konumuna gelecektir.

Tam Gün Yasasının yürürlüğe girmesinin ardından, Türk Tabipleri Birliği(TTB)’nin çabaları ile Yasa, Cumhuriyet Halk Partisi(CHP) tarafından Anayasa Mahkemesi(AYM) sürecine götürüldü. Sonuçta AYM, 16 Temmuz 2010 tarihinde Tam Gün Yasası’nın bazı maddelerini iptal etti. Bu durumda, hekimlerin kamu ve üniversite hastanelerinde yarı zamanlı çalışması ortadan kalktı; ancak, tam gün mesai sonrasında isterlerse muayenehane açma veya özel bir hastanede çalışma hakkı doğdu. Bu değişiklik karşısında Sağlık Bakanlığı, ayakta teşhis ve tedavi kurumları ve muayenehanelerle ilgili yönetmelikte değişiklik yaparak, muayenehane açmayı olanaksız hale getiren kurallar koydu. Var olan muayenehanelerin de 1 yılın sonunda bu koşulları yerine getirmezlerse kapatılacağı hükmü konuldu.
SDP ile sağlık ortamı kaosa dönüşürken Tıp Fakültelerinde de sorunlar yaşanmakta ve tıp eğitimi tehlikeye girmekteydi. SDP gereğince doktor sayısını artırmak amacıyla, köklü tıp fakültelerinin kontenjanları altından kalkılamayacak derecede şişirilirken, bir yandan da, alt yapısı ve öğretim kadroları yetersiz çok sayıda tıp fakültesi açıldı. Bunların bir kısmı vakıf üniversitesi tıp fakülteleriydi. Bunun yanı sıra tıp fakültesi hastaneleri SGK’ya bağımlı hale getirilerek, serbest piyasa koşullarına teslim edildi ve özel hastanelerle rekabete zorlandı. Hasta bakma, öğrenci ve asistan yetiştirme ve bilimsel araştırma görevleri bulunan tıp fakülteleri, ekonomik sıkıntıya sokuldu ve birçoğu iflasın eşiğine getirildi. Hal böyle iken, yakında çıkarılan bir torba yasa ile mali sıkıntıya giren tıp fakültesi hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na başvurarak mali yardım alabileceği hükmü getirildi.

Ancak bu yardım, “önerilen şartların” kabul edilmesi halinde yapılabilecekti. Bundan da anlaşılmaktadır ki, Sağlık Bakanlığı(SB) tıp fakültesi hastanelerini de ele geçirmek ve onları da Kamu Hastane Birlikleri Yasası kapsamına almak düşüncesindedir.
SB’nın bu niyetinin bir kanıtı da Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi(MÜTF)’nin durumudur.

MÜTF Hastanesinin yerleşmiş olduğu binanın fiziki yetersizliği nedeniyle daha yeterli bir binaya taşınma ihtiyacı doğmuştur. Bunun için yıllardır süren, her nedense bir türlü bitmeyen yeni kampus inşaatı nedeniyle, başka bir çare aranmıştır. Çare olarak, SB’nın Pendik’te inşa ettiği büyük hastaneye taşınma kararı alınmıştır.

Ancak, yapılan protokolde, bu taşınmanın, MÜTF kadrolarının, 2547 Sayılı Kanunun 38. Maddesi uyarınca, SB Hastanesinde görevlendirilmesi şeklinde olacağı imza altına alınmıştır. Böylece hastaneye geçiş gerçekleşmiş ve MÜTF Hastanesi, SB’nın yönetimi altına girmiştir.
İşte bugün, birinci basamak sağlık alanında, 2. ve 3. basamak hastanelerinde ve Tıp Fakültesi hastanelerinde mevcut durum budur. Bunu yanı sıra, özel sağlık sektöründe de önemli sıkıntılar yaşanmaktadır. Sadece SGK’ya hizmet üreten küçük hastaneler global bütçe uygulaması nedeniyle ekonomik sıkıntıya girmektedir. Bu süreç küçük hastanelerin kapanıp büyük hastane zincirlerine ve sağlıkta tekelleşmeye gidişin habercisidir.

Türkiye’deki sağlık sistemi bu şekilde giderse, 10 yıl sonra, çocuklarımızı gönül rahatlığı ile gönderebileceğimiz tıp fakültesi ve bırakın sade vatandaşı, doktor olarak bizzat kendimizin hastalanması halinde güvenle başvurabileceğimiz bir sağlık kurumu bulamama kaygısı insanda kuvvetle oluşmaktadır. Bu nedenle, SB’nın doktorlarla uğraşmayı bırakıp, sağlıkla ilgili tüm kurumları bir araya getirerek, ortak akıl ile Ülkemiz için, hepimiz için en “sağlıklı” sağlık sistemini oluşturma hususunda samimi bir çaba içine girmesi gerekmektedir.

Yazan: Prof. Dr. M. Taner GÖREN

İstanbul Tabip Odası Başkanı

(BU YAZI SAĞLIĞINSESİ GAZETESİ'NİN KASIM 2010 SAYISINDA YER ALMAKTADIR)

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
ÜYE İŞLEMLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Sağlığın Sesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0212 259 58 09 | Haber Yazılımı: CM Bilişim