• BIST 104.539
  • Altın 163,366
  • Dolar 3,9376
  • Euro 4,6999
  • İstanbul : 8 °C
  • Ankara : -2 °C
  • İzmir : 3 °C

BEYİN ÖLÜMÜ MÜ?

<U>BEYİN ÖLÜMÜ MÜ?</U>
Dilek Süzen

"...Beyin ölümü kavramıyla bitkisel yaşam ve ötanazi sıklıkla karıştırılıyor. Bu da beyin ölümü kavramının yanlış algılanmasına ve beyin ölümü tanısına karşı bir güvensizlik durumunun ortaya çıkmasına yol açabiliyor.Medyada, beyin ölümlü hastalar için ötanazi uygulansın mı, uygulanmasın mı tarzında tartışmalar yer alabiliyor. Oysa beyin ölümlü bir hasta, zaten tıbben ve hukuken ölmüş olduğu kabul ediliyor. Organ temininde, organ fonksiyonları tıbbi destek ile korunan beyin ölümlü hastalar en önemli kaynağı oluşturuyor..."

Tıbbi destek ile solunum ve dolaşım fonksiyonları korunan beyin ölümlü hastaların, taze organ temini açısından önemli bir kaynak oluşturması, beyin ölümü tanısının hukuki ölüm olarak kabul edilmesine yönelik çabaları hızlandırdı.

BEYİN ÖLÜMÜ NEDİR?


5 Ağustos 1968 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri?nde Harvard Tıp Fakültesinde oluşturulan bir komite, beyin ölümü tanısı ve önemi konusunda JAMA dergisinde bir rapor yayınladı.

Raporda; ?Beynin tamamında, geriye dönüşümsüz fonksiyon kaybının yerleşmesi durumunda hukuki ölümün gerçekleştiğinin kabul edilmesi gerektiği, çünkü bu durumda uygulanan tüm tıbbi girişime rağmen koma durumunun kalıcı olduğu? belirtilmiştir.

Harvard Komitesi, beyin ölümlü hastaların organ temini bakımından büyük bir öneme sahip olduğunu, ancak organ bağışı olmayan olgularda tıbbi desteğin sürdürmenin hiçbir amaç ve yararının olamayacağını, aksine bazı sakıncalarının olacağını vurgulamıştır.

Komiteye göre, organ bağışı olmayan veya herhangi bir tıbbi gerekçeyle organı alınmayan beyin ölümlü hastalarda, uygulanan tıbbi desteğin kesilmesinin diğer gerekçeleri:

- Hasta yakınlarını gereksiz yere umutlandırmamak ve onları ölüme karşı duydukları uzamış stresten kurtarma amacı,

- Başka hastalar için, yaşamı destekleyen cihazların bir an önce boşaltılması,

- Maddi harcamaların kesilmesi, olarak sıralanmıştır.

Harvard Komitesini takiben 1969 yılında bir rapor halinde yayınlanan Philadelphia Protokolü, 1971 yılında Minnesota Üniversitesi Sağlık Bilimler Merkezi, 1974 yılında İngiltere Royal Tıp Fakültesinde oluşturulan komisyon beyin ölümünü hukuki ölüm olarak kabul eden açıklamalarda bulundular.

Takip eden yıllarda Fransız Bakanlar Kurulu, Avustralya Hukuk Komisyonu, Belçika, Hollanda, Danimarka, Finlandiya gibi ülkeler beyin ölümü tanısını hukuki ölüm olarak kabul eden yasaları çıkardılar.

Ülkemizde 18 Nisan 1968 tarihinde, Türk Tabipler Birliği?nin oluşturduğu 5 kişilik komite ölümün tarifini, tespitinde kullanılan kriterleri, organ naklinin alıcı, verici ve hekim yönünden şartlarını belirlemiş ve organ nakline olanak sağlayacak yasaların çıkarılması gerektiğini vurgulamıştı.


Türk Tabipler Birliği?nin bu açıklamasından 11 yıl sonra, 29 Mayıs 1979 tarihinde, 2238 sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması, Aşılanması ve Nakli Hakkında Kanun kabul edilmiştir.

Yasanın 11. Maddesinde; ?Tıbbi ölüm hali, bilimin ülkede ulaştığı düzeydeki kuralları ve yöntemleri uygulamak suretiyle; kardiyolog, nörolog, nöroşirürji, anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanından oluşan 4 kişilik hekimler kurulunca oy birliği ile saptanır? denmektedir.

Halen geçerli olan bu yasaya göre, ölüm halinin belirlenmesinde yetki ve sorumluluk dört kişilik uzman grubuna tanınmış olup, kullanacakları tanı yöntemi konusunda herhangi bir sınırlama getirilmemiştir.
Yasanın çıkmasıyla birlikte, batı ülkelerinde olduğu gibi bizde de beyin ölümü tanısı konularak ölüm hali belirlenmiştir.

20 Ağustos 1993 tarihli Organ Nakli Merkezleri Yönetmeliği?de (Ek-1):
?Hasta yakınına beyin ölümü deklare edildikten sonra organ bağış izni alınamadığında, hastaya uygulanan tıbbi destek kesilir? ifadesi bulunmaktaydı.
Buna göre, beyin ölümü gerçekleşen bir hastada organ bağışı yapılmadığında, hastaya verilen tıbbi destek hekimin kararıyla kesilebilmekteydi.

1 Haziran 2000 tarihli Organ Nakli Hizmetleri Yönetmeliği (Ek-1)?de bir değişiklik yapılarak, beyin ölümü tanısı konan hastalarda tıbbi desteği kesme kararındaki yetki, hekimlerden alınıp hasta yakınlarına devredilmiştir. Böylece, hasta yakınları kabul etmediği sürece beyin ölümlü hastaya uygulanan tıbbi destek kesilememektedir.

Gelişmiş tıp merkezlerinde bile sınırlı sayıda olan yaşam destekleme cihazlarının, günlerce belkide haftalarca organ bağışında bulunulmayan beyin ölümlü hastalar tarafından işgal edilmesi, yaşama dönme umudu olan diğer hastaların bu imkandan faydalanamamasına ve ayrıca büyük miktarları bulan maddi harcamaların amaçsız ve faydasız bir şekilde devam etmesine yol açmaktadır.

Tıbbi desteğin sürdürülmesinin yarattığı diğer önemli bir sakınca ise, hasta yakınlarında hastalarının tekrar yaşama dönebileceği umudunun doğmasıdır. Bu durum ise, beyin ölümü tanısının kesin bir tanı olduğu ve hastanın kesinlikle tekrar yaşama dönme imkan ve ihtimalinin olmadığı gerçeğinin kavranmasını güçleştirmekte ve beyin ölümü tanısına duyulan güveni olumsuz yönde etkilemektedir.

Beyin ölümü tanısına karşı güveni azaltan diğer önemli bir neden ise, beyin ölümü tanı ve kavramının kamuoyuna yeterince anlatılamaması ve bazı kavramlarla beyin ölümü tanısının karıştırılmasıdır.

Medyadaki birçok haber ve tartışmada bu anlam kargaşası açıkça görülmektedir. Bu kavramların bazıları; Kortikal ölüm (bitkisel yaşam veya durum), Ötanazi (euthanasia)ve Yalancı Ölüm kavramıdır.


BİTKİSEL YAŞAM


Beyin korteksinin fonksiyon kaybı sonucu, sürekli bir şuursuzluk halinin olduğu, ancak beyin sapı fonksiyonlarının korunduğu bir durum olarak bilinen bitkisel (vegetative) yaşam, sıklıkla beyin ölümü kavramıyla karıştırılmaktadır.

Bitkisel yaşamdaki hastalar iyi bakılmaları, düzenli hareket ettirilmeleri durumunda yıllarca yaşayabildikleri bilinmektedir. Bitkisel yaşamdaki hastaların yaşamına son verilmesi, birkaç ülkedeki uygulamalar hariç tutulursa yasal bakımdan suç olarak kabul edilmektedir.

İngiltere Parlamentosu Lordlar Kamarası kararı (Şubat 1993) ve de Kıdemli Aile Mahkemesi Kararı (Ekim2000) ile İngiltere?de bazı koşullarda bitkisel yaşamdaki hastaların yaşamına son verilme yolunun açıldığı bilinmektedir.

Medyadaki haber ve tartışma programlarında, aynı hasta için beyin ölümlü ifadesinin yanı sıra, bitkisel yaşamdaki hasta ifadesinin de kullanılabildiği görülmektedir.

ÖTANAZİ NEDİR?


Beyin ölümüyle karıştırılan diğer bir durum ise ötanazi kavramıdır. Ötanazi; ?İyileşmeyeceği ve aşırı dayanılmaz acıları (ıstırabı) ölümüne kadar süreceği tıbben benimsenmiş olan, durumu kendisi ve yakınlarınca bilinen, zihinsel yeterliliğe sahip bir hastanın, kendi bilinci ve özgür iradesi ile hekiminden, acısız bir biçimde hayatını sonlandırılmasını istemesi? olarak tanımlanmaktadır.

Bilinci kapalı olan hastalar için yakınları da bu talepte bulunabilmektedir. Ötanazi isteminin en sık yapıldığı hastalık grubu, terminal dönemde olan kanser olgularıdır. Dayanılmaz acılar (ıstırap) kavramı, sadece aşırı ağrıyı içermemektedir.

Kanser olgularında ağrı ön plana çıkarken, paraplejik bir hastada ise psikolojik nedenler aşırı bir ıstırap nedenidir. Ötanazi uygulaması aktif (derin bir sedasyonu takiben ani ölüm yapacak nitelik ve dozdaki ilacın uygulanarak yaşamın sonlandırılması), pasif (yaşamı uzatmayı amaçlayan tedavi ve/veya bakımın kesilmesi) veya hekim yardımlı (hekimin hastaya kendini öldürebilmesi için gerekli bilgi ve malzemeyi sağlaması, öldürücü eylemin hasta tarafından yapılması) tarzında uygulanabilmektedir.
Medyada, beyin ölümlü hastalar için ötanazi uygulansın mı, uygulanmasın mı tarzında tartışmalarla karşılaşabiliyoruz. Oysa beyin ölümlü bir hasta, zaten tıbben ve hukuken ölmüş olduğu kabul edilmektedir.

Gerek bitkisel yaşamdaki hastaların yaşamına son verilmesi, gerekse her türlü ötanazi uygulaması yasalarımıza göre ağır suç kabul edilmektedir.
Bu kavramların beyin ölümü kavramıyla karıştırılması, beyin ölümü kavramının yanlış algılanmasına ve beyin ölümü tanısına karşı bir güvensizlik durumunun ortaya çıkmasına yol açabilmektedir.

YALANCI ÖLÜM


Yalancı ölüm kavramı
ise; ölmemiş bir hastanın, yapılan muayene sonucunda ölmüş olduğuna karar verilmesidir. Nadiren karşılaşılan bu durum, hekimin dikkatsiz ve yetersiz muayenesi sonucu ortaya çıkmaktadır.

Beyin ölümü tanısı konurken böyle bir yanlışlığın yapılması olası değildir. Çünkü, beyin ölümü kriterlerine göre beyin ölümü tanısı konurken, yanılgılara yol açabilecek her türlü olasılığın ayırıcı tanısı yapılmakta olup, ayrıca hekimler kurulunun uygun göreceği teyit edici bir laboratuar yöntemi ile tanı kesinleştirilmekte ve tanı konduktan sonra da beyin ölümü tablosunun devam edip etmediği yeterli süre izlenmektedir.

Günümüzde, kronik organ yetmezliği içinde bulunan hastaların sayısı her geçen gün artmakta ve yeterli sayıda organ bulunamaması birçok hastanın yaşamını yitirmesine yol açmaktadır.
Organ temininde, organ fonksiyonları tıbbi destek ile korunan beyin ölümlü hastalar en önemli kaynağı oluşturmaktadır. Beyin ölümü tanı ve kavramının kamuoyu tarafından iyi bilinmesi, beyin ölümü tanısına duyulan güveni arttıracak bu ise beyin ölümlü hastalardan organ bağışını olumlu yönde etkileyecektir. Beyin ölümü tanısının kesin bir tanı olduğu ve hastanın hiçbir şekilde yaşama dönmesinin söz konusu olamayacağı gerçeğinin kamuoyu tarafından doğru bir şekilde algılanması konusunda, bilim adamları ve medya mensuplarına büyük sorumluluklar düşmektedir.

Yazan:
Prof. Dr. İmdat ELMAS
(İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü Müdürü,
İstanbul Tabip Odası Etik Kurulu Başkanı)


Diğer Haberler
ÜYE İŞLEMLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Sağlığın Sesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0212 259 58 09 | Haber Yazılımı: CM Bilişim