• BIST 98.943
  • Altın 228,427
  • Dolar 5,7809
  • Euro 6,6888
  • İstanbul : 21 °C
  • Ankara : 23 °C
  • İzmir : 21 °C

YÜKSEK SAĞLIK ŞURASI VE ADLİ TIP KURUMUNA BAKIŞ

Yener Ünver

ANAYASA MAHKEMESİ’NİN 03. 06. 2010 TARİHLİ KARARI KARŞISINDA
YÜKSEK SAĞLIK ŞURASI VE ADLİ TIP KURUMUNA BAKIŞ


I - GENEL OLARAK
Yüksek Sağlık Şurası, Sağlık Bakanlığı’na bağlı resmi bir bilirkişilik
kurumudur. Özellikle tıbbi müdahale hatası iddialarında mahkeme, hakimlik ve
savcılıklarca gerek ceza hukuku gerek özel hukuk alanında kendisine başvurulması
zorunlu olan ve yılda bir kez toplanan bu bilirkişilik kumru tek olmayıp, Adalet
Bakanlığı’na bağlı resmi bilirkişilik kurumu olarak Adli Tıp Kurumu,
Üniversiteler, TUBİTAK, özel veya tüzel diğer kişi veya kurumlar gibi,
bilirkişilik alanında faaliyet gösteren bir kurumdur. Raporlarının bağlayıcılığı
olmasa da ve sadece sınırlı sayıdaki olaylarda olsa kendisine başvurularak rapor
alınması zorunlu da olsa, Adli Tıp Kurumu gibi, bu kurum da çok yüksek sayıda
hukuksal sorunun çözümü için bilirkişi raporları hazırlamaktadır. Bu raporlara
konu vakalar, YSŞ’nda özellikle sağlık personelinin tıbbi müdahale hataları
olarak ve Adli Tıp Kurumu’nda ise adli tüm vakalar olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bir delil değerlendirme aracı olan ve hakimin istisnai zorunlu haller hariç
kural olarak başvurmakta ihtiyari olduğu ve başvurmak ihtiyacı duyduğunda da
genel ve hukuksal bilgi ve tecrübesiyle çözemediği özel, teknik ve bilimsel
uzmanlık bilgisine ihtiyaç duyulan hallerde aldırdığı bilirkişi raporu ve
bilirkişilik kurumu uygulamasına ilişkin birçok mevzuatımızda hüküm vardır.
Bunlarda iki önemli ana kod ceza hukuku açısından CMK ve özel hukuk açısından
ise HUMK’ndaki bilirkişilikle ilgili hükümlerdir. CMK.nun 62 vd. ve HUMK.nun ise
275 vd. maddeleri kavram, işlev, görevlendirme, inceleme, ispattaki yeri, benzer
kurumlar, yemin raporlar vs. açılarından ayrıntılı olarak düzenlemiştir.
II - KARARIN KONUSU, İPTAL BAŞVURUSUNUN DAYANAĞI VE ANAYASA MAHKEMESİ’nin KARARI
İLE MUHALİF ÜYELERİN GEREKÇELERİ
Çok kısa bir süre önce Resmi Gazete’de yayınlanan Anayasa Mahkemesi’nin 03. 06.
2010 tarih ve E. 2009/69, K. 2010/79 sayılı Kararı ile 11. 04. 1928 tarih ve
1219 sayılı (RG: 14. 04. 1928; Sy: 863) Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı
İcrasına Dair Kanun’un 75. maddesini iptal etti. İptal edilen madde metni şöyle
idi: “Tababet ve şuabatı sanatlarının icrasından mütevellit ceraimde
mahkemelerin muvafık görecekleri muhtebirin rey ve mütalaasına müracaat
hakkındaki serbestileri baki kalmak şartiyle meclisi alii sıhhinin mütalaası
istifsar edilir”.

            Başka bir ifadeyle, 11. 4. 1928 tarih ve 1219 sayılı Tababet ve
Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un Anayasa Mahkemesi’nin iptal
kararına konu mülga 75. maddesine göre, sağlık mesleği mensuplarının tedavi
görevlerini yerine getirirken, bu görevin yerine getirilmesinden doğan
suçlarının kovuşturulmasında Yüksek Sağlık Şûrası’ndan görüş alınması gerekli
bulunmaktaydı. 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’yla kurulan Yüksek Sağlık
Şurası, 181 sayılı Sağlık Bakanlığının Teşkilat ve Görevlerine Dair Kanun
Hükmünde Kararname’yle Bakanlığın sürekli kurulu olarak yeniden
yapılandırılmıştır. YSŞ, tıp mesleklerinin uygulanmasından doğan cezaî konularda
görüş vermek dışında, önemli sağlık konuları hakkında Sağlık Bakanlığı’na
bilimsel görüş bildirmekle de görevlidir.

Anayasa Mahkemesi’nin üç üyesinin muhalif kaldığı iptal kararı, diğer tüm
üyelerinin iptal yönündeki oylarıyla oyçoğunluğu kararıyla, Tababet ve Şuabatı
Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 75. maddesi, 03. 06. 2010 günlü
oturumda iptal edilmiş ve bu karar Resmi Gazete’nin 22. 10. 2010 tarih ve 27737
sayılı nüshasında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
            Belirtilen Kanun hükmünün iptal edilmesi için Anayasa Mahkemesi’ne
başvuran Kadirli 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nin temel gerekçeleri, iptali istenen
hükmün “sanık ve müştekinin makul sürede adil yargılanma hakkını engellediği” ve
bunun ise Anayasa’nın 36. maddesine aykırı olduğudur. Bu mahkemenin gerekçesi
şöyledir:
“Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı (sanık ve müşteki
yönünden) yargılanmanın makul sürede bitirilmesini de kapsar. Davaya konu olan
olayımızda Yüksek Sağlık Şurası’nın görüşünün alınması zorunludur. Bu nedenle
yargılama sırasında dosya Yüksek Sağlık Şurası’na gönderilerek rapor
düzenlenmesi istenilmiş ancak 19. 10. 2005 tarihinde gönderilen dosya 08. 06.
2009 tarihinde mahkememize ulaşmış olup bu süreç yaklaşık olarak 3 yıl 7 ay 23
güne tekabül etmektedir. Yüksek Sağlık Şurası’nın mevzuatı gereğince yılda bir
defa toplanması, ülkemizin bütün mahkemelerinden gönderilen dosyaların sadece bu
kurumca değerlendirmesi nedeni ile dosyaların birikmesine neden olmaktadır.
Bunun sonucunda da raporlar geç düzenlenerek yargılama süreci uzamakta olup dava
zamanaşımı dolmaktadır. Mahkememizde bu nitelikteki diğer dosyaların da aynı
şekilde Yüksek Sağlık Şurası’ndan 3, 4 hatta 5 yıl içerisinde geldiği
görülmektedir. Oysa Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre bilirkişilik kurumu olarak
Adli Tıp Kurumu ve mahkemenin doğrudan atadığı kişilerden de bilirkişi raporu
alınması imkanı vardır. Bu bilirkişilerden ve kurumlardan alınan raporlar daha
az sürede verilmekte ve yargılamanın uzun sürmesine neden olmamaktadır. Yüksek
Sağlık Şurası’nın görüşünün alınması kanun gereğince zorunlu olmasına karşın
görüşü mahkemeyi bağlamamaktadır. Bu nedenle uygulamada genelde Yüksek Sağlık
Şurası’nın raporundan sonra Adli Tıp Kurumu’ndan da rapor alınmaktadır. Bu
sonuca göre Yüksek Sağlık Şurası’nm raporunun alınması yargılama sürecini
uzatmakta ve dava zamanaşımı süresinin dolması nedeni ile sanık ve müştekinin
makul sürede adil yargılanma hakkını engellemektedir. Doktorların yapmış
oldukları görevleri nedeni ile adli soruşturmalarda 1219 sayılı Tababet Ve
Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 75. maddesi gereğince Yüksek
Sağlık Şurası’ndan rapor alınmasının zorunlu olması Anayasa’nın 36. maddesinde
düzenlenen adil yargılanma hakkına aykırı olduğu görüşü ile iptali
gerekmektedir.”
            Anayasa Mahkemesi’nin belirtilen hükmün iptali yönünde oy kullanan
çoğunluk üyelerinin dayanak ve gerekçeleri, AİHS.nin herkesin bağımsız ve
tarafsız mahkemeler önünde makul sürede ve adil yargılanma hakkını düzenleyen 6.
maddesi ile Anayasa’nın adil yargılanma hakkını düzenleyen 36. maddesi ile
hakimlerin bağımsızlığını düzenleyen 138. maddesindeki düzenlemeler olmuştur. Bu
üyelerin gerekçeleri özetle şöyledir:

         

“…İtiraz konusu kuralla Şura’ya verilen bu görev de resmî bilirkişilik
görevidir. Ancak, hâkimin yasayla belirlenmiş bilirkişiye başvurma zorunluluğu
onun deliller ve bilirkişi raporu üzerindeki takdir yetkisini ortadan kaldırmaz…

……Hukuk devleti ilkesinin en önemli gereklerinden olan bireylerin temel
haklarının korunması, diğer unsurları yanında, adil yargılanma hakkının
tanınmasını da içermektedir. Mahkeme önünde adil yargılanma hakkının bireylerce
kullanılabilmesi her şeyden önce kişinin madde kapsamına giren medeni hak ve
yükümlülükleriyle ilgili nizalar veya cezai alanda kendisine yöneltilen
suçlamalar konusunda bağımsız ve tarafsız bir mahkemeye müracaat hakkını; bu
hakkın kullanılmasından sonra da davasının makul sürede görülmesini isteme
hakkını içermektedir.
Ceza davasında amaç maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. İtiraz konusu kuralla,
bu amaca hizmet edecek şekilde 1930’lu yıllarda YSŞ’na resmi bilirkişilik görevi
verilmiştir. Söz konusu kuralda, mahkemelerin görüşünü alabileceği
üniversitelerin tıp fakülteleri, eğitim veren devlet hastaneleri veya Adli Tıp
Kurumu gibi donanımlı tıbbi kurumlara başvuru olanağının bulunmasına karşın,
belirtilen yapısıyla faaliyet gösteren YSŞ’nın görüşünü almaya mahkemelerin
zorlanması ve söz konusu Kurul’un görüşünün alınması için belli bir süre de
öngörülmemesi davaların gereksiz yere uzamasına neden olabilecektir. Bu durumun
Anayasadaki mahkemelerin bağımsızlığı ve adil yargılama ilkeleriyle bağdaşmadığı
açıktır, kuralın iptali gerekir”.
            Anayasa Mahkemesi’nin bu kararına muhalif kalan üyelerin gerekçeleri
şunlardır:

“1- Anılan kuralla yasakoyucu, tababet ve şuabatı sanatlarının icrası
dolayısıyla işlenen suçlarda, ülke çapında bir merkezi kurum (Yüksek Sağlık
Şûrası) ihdas ederek, uygulamada belli tıbbi konularda yeknesaklığı ve prensibe
ilişkin hususlarda birliği sağlamayı amaçlamış; ancak bu Kurumun vereceği
görüşün hâkimi (mahkemeyi) bağlayıcı olduğu yolunda bir düzenleme getirmemiştir.
Nitekim uygulamada, Yüksek Sağlık Şûrası’nın yazılı görüşüne rağmen, hâkim
(mahkeme) bunu yeterli görmüyorsa adli tıbba ya da diğer tıbbi bilirkişilere de
başvurabilmekte ve olayın özüne ilişkin yeterli kanaate hangi görüş ya da rapor
nedeniyle ulaşıyorsa, bunu esas alarak bir hüküm vermektedir. Dolayısıyla,
itiraz konusu kuralın mahkemelerin bağımsızlığını zedeleyici bir yönü
bulunmamaktadır.

2- Bir ön bilirkişilik olarak nitelendirilebilecek olan Yüksek Sağlık Şûrası’nı
düzenleyen dava konusu kural, mahiyeti itibariyle bir ceza yargılaması kuralı
olup; bu kuralla getirilen düzenlemenin de ceza muhakemesi hukukunun ana
ilkeleri ile Anayasa’nın konuya ilişkin kuralları başta olmak üzere, ülkenin
sosyal, kültürel yapısı, etik değerleri göz önüne alınarak saptanacak ceza
yargılaması siyasetine göre belirlenmesi gerektiği kuşkusuzdur. Anayasa
Mahkemesi’nin bu konudaki yerleşmiş içtihatlarına göre, yasakoyucunun ceza
yargılaması kurallarını belirlemede bir takdir yetkisi olup; suç ve ceza
siyasetinin de bir gereği olarak itiraz konusu kuralı getirmesinde hukuk devleti
ilkesine de aykırı bir yön sözkonusu değildir.

3- Dava konusu kuralın, izah edilen mahiyeti itibariyle, yargı yetkisinin
kullanılmasında mahkemeleri ve hâkimleri baskı altına alıcı, onları serbest
vicdan ve kanaatlerini ortaya koymaktan alıkoyucu bir yönünün olmadığına da
ayrıca işaret etmek gerekir.

4- Kural, yine aynı nedenlerle adil yargılanma ilkesini de ihlâl etmemekte;
bilakis bu ilkenin gerçekleşmesine yapıcı bir katkıda bulunmaktadır”.

II – DEĞERLENDİRME
            Öncelikle belirtmem gerekir ki, bu karar yerinde ve haklı bir
karardır ve ileride Anayasa Mahkemesi’ne benzeri bir başvuru Adli Tıp Kurumu
için yapıldığında da, aynı yönde bir karar verilmesi beklenmektedir.

            Bu kararla, sadece Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına
Dair Kanun’un 75. maddesi iptal edilmiş olup, bu karar YSŞ’nı veya bu kurumun
bilirkişilik görev ve işlevini iptal etmemiştir. Sadece bu kuruma başvuru
zorunluluğu kalkmış olup, diğer bilirkişi kurum ve kişileri gibi YSŞ’na da
bilirkişi olarak ilgili mercilerin başvurusu yapılabilecektir ve bundan sonra da
YSŞ tarafından düzenlenecek bilirkişi raporlarının hukuksal değer ve öneminde
hukuksal etki açısından hiçbir azalma olmayacaktır.

            Anayasa Mahkemesi’ne başvuran yerel mahkemenin ve Anayasa
Mahkemesi’nin, Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 75.
maddesi hükmü nedeniyle YSŞ’na bilirkişi olarak zorunlu yapılan başvuru ve bu
kurum raporunun beklenmesinin şüpheli ve sanığın makul sürede yargılanma hakkını
ihlal ettiği gerekçesi doğru ve haklı bir tespittir. Ayrıca, Anayasa
Mahkemesi’nin adil yargılanma hakkının tesisi ve uygulanması, hakimlerin özgür
ve vicdani kanılarına göre karar vermeleri gerektiği, delillerin i-serbestçe
değerlendirilmesi kuralı, maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasının temel amaç
olduğu, zorunlu resmi bilirkişi uygulamasının davaların uzamasına yol açarak
zamanaşımı sürelerinin dolasıyla sonuçlanan davaların temel hakları ihlal ettiği
ve mahkemelerin görüşünü alabileceği üniversitelerin tıp fakülteleri, eğitim
veren devlet hastaneleri veya Adli Tıp Kurumu gibi donanımlı tıbbi kurumlara
başvuru olanağının bulundu ve bunlara başvurulmasının hukuka daha uygun olacağı
tespitlerine de kesinlikle katılıyorum.

            Her ne kadar YSŞ’nın kararı mahkeme ve hakimleri bağlamamaktaysa da,
bilirkişi raporu alınası için zorunlu başvurulması gereken kurumlar olduğundan,
yukarıda belirtilen sakıncaların ortaya çıkmasına yol açtığı gibi, ilgili kural
diğer bilirkişilere gitmeyi de fiilen engellemektedir. Belirtilen sakıncalar
hukuk devleti ilkesini ihlal etmektedir; kanunkoyucunun ceza hukuku alanında
keyfi ve sınırsız takdir yetkisi yoktur. Dava dosyasına giren ve girmesi için
mevzuatın zorladığı YSŞ raporu, kesin olmamakla birlikte, önemli ölçüde hükmü
etkilemektedir ve en azından sonradan alınan raporlarla çelişki yaratarak
vicdani kanıyı ciddi biçimde etkilemektedir. Mahkemelerin bilirkişilik, uzman
görüşü ve bilirkişi ve tanıkların çapraz sorguyla dinlenilmesine ilişkin diğer
süjelerin taleplerini her zaman kabul etmedikleri ve resmi bilirkişi raporlarına
itibar ettikleri bir vakıa olduğuna ve davalar bu raporlara göre
sonuçlandırıldığına göre, vicdani kanıyı, fiilen ve önemli ölçüde kurala aykırı
etkilemektedir. Bu olumsuz fiili etkileri bertaraf edecek mekanizma ve uygulama
devreye sokulmayınca da, hakimin vicdanen karar vereceği ve raporlarla bağlı
olmadığı, kağıt üzerindeki bir soyut söylemden öteye gitmemektedir. Yine, bu
rapor ve ilgili kurumun bağımsızlığına yönelik kuşkular kadar raporların çok geç
sürelerde verilmesi, sık sık dava zamanaşımına neden olunması, makul sürenin
ihlal edilmesi vb. nedenler, doğrudan doğruya AİHM.  Ve AY. m. 36’daki adil
yargılanma hakkını ihlal etmektedir. Tüm bunlar ise, muhalif kalan üyelerin
gerekçelerinin haklı, yeterli ve yerinde olmadığını göstermektedir.

Yapılması gereken bu kurumların kaldırılıp lağvedilerek, yerine tüm adli
bilimleri kapsayan çok daha büyük bir teşkilatın kurulması olarak akla gelebilir
ve eğer bu başarılabilirse, iyi bir kazanım da olur. Ancak hukuk uygulamasındaki
sorunlu Türkiye gerçeği göz önünde tutulduğunda, bunun kısa sürede
gerçekleştirilmesi hayalden öteye geçmeyecektir.

Diğer yandan bu kurumlardaki değerli uzmanlara da haksızlık yapılmamalı,
yaptıkları önemli çalışmalar göz ardı edilmemeli, ileride kurulacak daha ciddi,
bağımsız ve modern kurumlarda bunlardan yararlanılması her zaman dikkat edilecek
bir husus olarak akılda tutulmalı; ancak halen bunların kişi, donanım ve araç,
fiziki olanaklar v.b açılarından reforma tabi tutulmasının kaçınılmaz ve belki
de 20 yıl önce gerçekleştirilmesi gereken bir ihtiyaç olduğu gerçeği de gözden
kaçırılmalıdır.

Acilen gerek YSŞ gerek Adil Tıp Kurumu bağlı oldukları bakanlıklardan ayrılarak,
özerk, bağımsız ve siyasi etkilerden mümkün olduğunca bağlantısız hale
getirilmelidir. Halen bu kurumlardan birisi Sağlık Bakanlığına diğeri ise Adalet
Bakanlığına bağlı olup, her siyasi gelişmeden doğrudan etkilenmekte, yapısına,
kurullarına, personeline ciddi müdahaleler yapılmaktadır. Bu ise, bu kurumlardan
verilen ve maalesef hiçbir anlam ve hukuki gerekçesi olmadığı halde, sırf önceki
yıllarda uzman sayısının azlığı ve Yargıtay’ın içtihatlarının bu kurum
raporlarına atfettiği abartılı önem nedeniyle raporların ilgili davayı doğrudan
ve verilen hükümleri neredeyse kesine yakın belirlediği hatalı bir uygulama
devam etmektedir. Oysa aynı raporu aynı ve bazen çok daha iyi bir şekilde, diğer
alanlarda görev yapan aynı uzmanlık alanına dahil kişi ve kurumlar da yapabilir.
Halen bu iki kurum da özerk olmadıkları için, uyandırdıkları şüphe nedeniyle,
adil yargılanma hakkının ihlal edildiği yaygın kanısıyla değerlendirilmektedir.

Bu kurumların yetersiz personeli, özellikle Adli Tıp Kurumu’na sık sık yapılan
müdahaleler ile her somut vakaya özgü bulunması gerekli uzman  olmadan verilen
raporlar, yargıyı sık sık yanıltabilmekte ve hatalı kararların verilmesine yol
açmaktadırlar. Dosya sayısının sıklığı ve aciliyeti yeterince inceleme
yapılmasını engellediği gibi, yeterli personel olmadan doyanın her tarafının
bilgisi dahilinde uzman ve incele eksikliğiyle tahmine dayalı yüzeysel
incelemelerle raporlar hazırlanmaktadır. Bu uygulamadan tatmin edici bir yargı
karı beklemek gerçekçi değildir.

Bu kurumların birçok açıdan artık yetersiz hale gelmesi ve Yargı kuruluşlarının
hem uygulamadaki alışkanlık hem de yasal mevzuat gereği bu kurumlara
başvurulması, binlerce dosyanın yıllarca bu kurumlarda bekle(til)mesine ve hem
makul süre ve adil yargılanma hakkının ihlali hem maddi gerçeğin ortaya
çıkarılması hem de hak aramanın olanaksızlaşmasına ve sık sık da binlerce
dosyanın zamanaşımı süresinin dolması nedeniyle işlemden kaldırılmasına yol
açtığı için, bu kurumların tam anlamıyla reformu gerçekleştirilmeden önce, bu
kurumların başvurulması zorunlu bilirkişi kurumları olmaktan çıkarılması ve
özellikle üniversitelerdeki başta adli tıp uzmanları olmak üzere tıp alanındaki
tüm uzman kişilerden aynı hukuksal sorunlarda bilirkişi raporu alınması yasal ve
fiili uygulama açısından gerçekleştirilmelidir.

YSŞ’nın ve Adli Tıp Kurumu’nun personel sayısı, fiziki olanaklar ve alt daire
sayısı vs. gecikmeksizin artırılmalı ve bunun yanında dosyaların çoğunun
gecikmeksizin diğer bilirkişilere gönderilerek bilirkişi raporlarının
hazırlanması sağlanmalıdır. Örneğin yılda bir tek kez toplanan YSŞ üyeleri ciddi
fedakarlık yaptıkları halde, her toplantıda önlerinde bekleyen dosyalar bir
yana, sırf o yıl kendilerine gönderilen dosyaların onda bir veya ikisi
oranındaki dosya hakkında rapor hazırlayabilmekte ve diğerleri bir sonraki yıla
aktarılmaktadır. Kaldı ki, sık sık bu kurumdan alınan raporla yetinilmekte, aynı
süreç ve zaman kaybı YSŞ’nın raporuna rağmen Adli Tıp Kurumu bilirkişi kurumu
olarak görevlendirilerek tekrarlanmaktadır ki, hiçbir mantığı ve hukuksal
gerekliliği bulunmayan ve sadece davaların zamanaşımı sürelerinin dolmasına yol
açan bir oyalama sürecidir.

Yargı makamları gerek görmedikçe, sırf teftiş endişesiyle veya tarafların
hukuksal dayanaktan yoksun taleplerini noter tasdiki gibi yerine getirerek her
durumda bilirkişiye başvurmamalıdır. Kaldı ki. Bilirkişiye başvurulan hallerde
de, bir delil değerlendire aracı olduğu gerçeği göz önünde tutularak, sorulması
gereken teknik ve fenni ilgilendiren sorular açık sorulmalı ve zorunlu ihtiyaç
bulunmadığı sürece, tarafların özel bilirkişi raporu (mütalaa) ibraz hakkı ile
bilirkişinin duruşmada dinlenilmesi, sorgulanması vb. hükümler ayrık olmak
üzere, bir tek dosya için defalarca bilirkişiye başvurulmamalıdır.








Bu yazı toplam 17022 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÜYE İŞLEMLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Sağlığın Sesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0212 259 58 09 | Haber Yazılımı: CM Bilişim